BİR ADAM ÖLDÜRDÜM BEN

Ardahan’ın bir köyünde doğdu.

Serveti koyunlarından ve kazlarından ibaret bir köylünün dokuz çocuğunun en büyüğü…

‘Ben köyümde çobanlık yapardım… Benim koyunlarım tok dönerdi akşam olduğunda. Kendimi bildiğim ilk yaşlarımdan beri sorumluluklarımı önemsedim.’

Çocuk sayılacak yaşta İstanbul’a geldi. Kartal’da bir fabrikada işe başladı.

Hırslıydı, akıllıydı, azimliydi, sorumluluklarını önemserdi.

‘Her gün otoyolu geçip işe gider, mesai bitince otoyolu geçer eve dönerdim. Bir araba çarpıp ölseydim hiç kimsenin umurunda olmazdım.’

Otuz sekiz yaşına geldiğinde memleketin en büyük sermayeleri sıralamasında ilk iki yüzdeydi.

Bir tekstil firması sahibiydi, yüzlerce işçinin çalıştığı bir fabrikada üretiyor, ürettiklerini ihraç ediyordu.

‘Bir sabah fabrikaya geldiğimde içeride koşturup duran insanlara baktım ve ne olup bittiğini anlayamadım. Kimdi bunlar, ne yapıyordu, benimle ilgileri neydi. Gönlümden şöyle bir dua geçirdim. Allah’ım! Ceza ise bitir bunu… Ödül ise ver artık’

Ana babasını yanına aldı, kardeşlerini okuttu. Parasının hesabını yapamayan adamlarla oturup kalktı. Bir yoksula hediye olarak ev verecek güçteydi. Ekonomik öngörüleri iktisat profesörilerini şaşırtacak kadar isabetliydi.

Akrabalarından bir kızla evlendi. Üç evlat sahibi oldu.

Sahip olduğu asıl servetin kardeşleri, yeğenleri ve evlatları olduğunu söylerdi.

Selimpaşa’da batıda altmış kilometre, doğuda kırk kilometre ufka sahip, önü denize bakan, açık havada Bursa’nın uludağını gören bir yükselti üzerine muhteşem bir malikane yaptırdı. Mitolojik metinlerdeki irem bahçelerine benzeyen bu malikaneyi memleketin kültür ve sanat hayatı için hazırlanacak bir projede kullanmak istiyordu.

Biz altı yıl önce orada tanıştık. Memleketin yaşadığı gerilimi konuşmak üzere çağırdığı arkadaşlarından birisi, gecenin bir yarısı arayıp ‘gel’ demişti bana. Kalkıp gittim. Zihnimde biriken herşeyi küstahca kusarcasına döktüm onların yanında. Gönüllerine saplı çiviyi çekip çıkardığımı fark ediyordum. Geç saatte ayrılmak üzere izin istediğimde küçük bir çocuk gibi yanıma gelip kendisini sık sık ziyaret etmemi rica etti.

Her seferinde büyük bir nezaketle, mahcup bir edayla, rica ederek, taltif ederek çağırır oldu beni aralarına. Sadık dostu Muhlis ile bir araya gldiklerinde hava soğuksa şöminenin başında, sıcaksa doyumsuz manzaraya karşı ağaçların altında oturup kitaplardan, tarihten, kültürden, felsefeden, hukuktan ve siyasetten bahsediyorduk. Münzevi hayatımın hatırı sayılır tek sosyal uğraşısıydı bu sohbetler. O daha çok dinliyordu. Soruyor, aldığı cevapları takdir ediyordu. Uysal bir öğrenciye dönüyordu yanımda.

Şaşılacak ölçüde şehirli bir terbiye sergiliyordu. Vatanperverdi. Devletçi idi. Hukuka bağlı idi. Açık fikirliydi. Serveti bir yana konduğunda kişiliksiz kalan sonradan görmelerden değildi. Tevazu sahibiydi. Bilge bir filozoftu.

Zaman içinde birbirimizin sırdaşı, kardeşi olduk. Çevreme küsüp kapadıkça kendimi ona açıyordum. Babam çekip gittikten sonra onun babaca şefkatine sığınmıştım.

Bir kaç ay önce Adapazarındaki fabrikayı kapayıp yüzlerce işçi ile helalleşti.

‘Günün birinde efendi olmayı hedeflemiştim, yanlış hedefmiş. Özgür olmayı hedeflemek gerekirmiş’ diyordu.
Bu kasabadaki yapayalnız hayatıma gıpta ediyordu. Yalnız değildim. Eşim, çocuklarım, ana babam, yastığım ve Alparslan vardı… Bir de karşılaştığımızda birbirimize inceden sitem ettiğimiz akrabalarım… Küçültmüştüm, başkalarına kapamıştım hayatımı. Ancak uzaktan beni ziyarete gelip kapımı çalan dostlara açıyordum. Bütün meşgaleleri bitirip emekli edecekti kendisini. Birlikte portekize giderek başlayacaktık gezmeye. Doyasıya kitap okuyup birbirimize anlatacaktık. Önemli sinema eserlerini izleyip üzerinde konuşacaktık. Sosyoloji başta olmak üzere kimi bilim disiplinlerine eğilecektik.

Özgür olacaktık. Çünkü bilgi insanı özgür kılıyordu, servet değil.

. . .

Bir kaç ay önce kardeşinin şirketinin sıkıntılarını anlattı bana. Tam her şeyi bırakmak üzereyken bir takım aksilikler çıkmıştı işte.

Masaya yatırdık. Ufak hukuki sorunlardı bunlar. Hoş, bahsedilen meblağlarla dört işlem yapmaya benim matematiğim elvermiyordu. Bir kaç hukuki yardıma ihtiyacı oldu, bir kaç mütalaa verdim. Sorunlarını ayrıntılarıyla anlatmıyordu. Ucundan kıyısından değinip devamını bizim idrak ve insafımıza bırakıyordu. Gururlu adamdı, çok gururlu…

. . .

‘Dolar tepe taklak… gayrimenkuller değerinin çok altında teklifler görüyor. Sahip olduklarımız çöpe döndü, önemsemediğimiz bir takım borçlar dağa… ‘

Bir kaç yıldır karşılaştığı sorunların göğsüne çarpıp durduğundan yakınıyordu. Bir takım sakinleştiriciler almaya başladığından haberim oldu. Ağzında bir çaput parçası varmış gibi konuşuyordu. Refleksleri zayıflamıştı. Boş bakışlar yakalıyordum gözlerinde.

‘Bana sahip çıkın!’ diyordu.

Bir terapistle görüştürdüm onu. Çok memnun ayrıldı yanından.

Sahip olduğu kimi gayrimenkulleri satılığa çıkardı. Değeri milyon dolarlarla ifade edilen yerlerdi bunlar. He deyince alıcı nereden bulunur. Alacağını düşündüğümüz kişilere teklif ettiğimizde ölü fiyatlar veriyorlardı. Ekonomi alt üstmüş… kimse hiç bir şey almak istemiyormuş.

-Selimpaşa’yı da satalım, dedi.

Güldüm…

-Cennet kaça satılır? Manzarasının bedelini verecek adam tanımıyorum. Konumunun bedeli bir yana dursun. İçerideki binalar, müştemilat, bahçe, spor tesisleri… Sanayi arsalarına, konut arsalarına alıcı bulunamayan bir dönemde orayı satmak mümkün değil, dedim.

. . .

Ticari sorunlarını önemsemiyordum. Çünkü borcun kat be kat fazlası varidat vardı. Bir şekilde gayrimenkullerden birisi satılacak ve borç kapatılacaktı.

-Onurum ! diyordu.

. . .

Çarşamba gecesi telefonlaştık. Sesi boğuktu. Bir uyuşturucunun etkisi altındaymışçasına iradesiz konuşuyordu.

-Yarın sabah geleyim yanına…

-Pekiyi, dedi. Saat 11 gibi ofiste…

Sabah aradım… açmadı.

Bir saat sonra yeniden aradım telefon çalıyordu, cevap veren yoktu.

‘Tanıdığım en özel insan, en can dostum’ dediği Metin Görgün’ün telefonu düştü telefonuma.

-Selahattin’e ulaşamıyoruz. Selimpaşa’da olmasın…

Çarşıdan çıkıp arabanın yönünü Selimpaşa’ya çevirdim.

. . .

Büyük cümle kapısı aralıktı. Arabayı içeri almadan inip koştum…

Önümde üç jandarma vardı. Onlarla birlikte girdim büyük bir kütüphane yapmayı planladığı salona… boş salonda başımı sola çevirdim.

Oradaydı… Geleni karşılayacak şekilde oturmuştu koltuğa. Sol eliyle tuttuğu silah kucağındaydı. Yer kan gölüydü.

Randevumuza yetişemedim.

Geç kaldım, zamanında orada olamadım.

. . .

Nerede bilmiyorum ölüp giden insanlar… nerede beklerler acaba büyük uyanış borusunun sesini… Babam nerede? Kenan nerede? Bayram nerede? Şaban nerede? Dervişzade nerede? Hikmet nerede? Selahattin nerede?

Bildiğim o ki doların yükselmesinin dert olmadığı bir diyarda. Belki Selimpaşa’daki malikaneye benzeyen ama içinde hiç matem tutulmayan bir sarayın içinde. Belki bir boşlukta, belki sisli bir diyarda. Belki memleketinde koyunlarının peşinde dolaşan omzunda ekmek torbası asılı bir Kürt çocuğunun kalbinde. Belki bir yağmur damlasında, belki duada… zamanın olmadığı bir diyarda belki.

Bildiğim o ki burada değil.

Bir daha hiç bir zaman burada olmayacak.

. . .

‘Ya Hüda ! Bizi bir tahta parçası gibi dünya denen bu ummana atan sen… Islanmamamızı nasıl beklersin bizlerden…’

Neydi derdin dostum… Benim derdimden de büyük müydü? Hak bana verdiği o fanustan yüreğin aynısını mı vermişti sana. Hani hep incinen, ölen herkesle ölen, içinde bulunduğu zamanın garibi, tıpkı suya düşmüş bir tahta parçası gibi ummanı kendine çeken bu yüreğin aynısından senin göğüs kafesinde de mi vardı?

Neydi derdin dostum?

. . .

Biz öldürdük onu biz. Derdini diyemediği tanıdıkları, onurlarının incinmesine şahit olmak istemediği yakınları, mallarına değerinin çok altında fiyat teklif eden tacirler, randevusuna geç kalan ben…

. . .

Biz onunla Portekiz’e gidecektik.

‘Ya Hüda ! Bizi bir tahta parçası gibi dünya denen bu ummana atan sen… Islanmamamızı nasıl beklersin bizlerden…’

Yorum Ekleyin

“BİR ADAM ÖLDÜRDÜM BEN” hakkında 2 yorum

  1. Bahaddin Bacık

    Islanmamanızı beklemiyor Hüda. Tahta bu, suya da düşer ateşe de… Gün de kırk kere talim ettirmekte, “Ancak sanadır kulluğumuz ve ancak sendendir yardım isteğimiz” ve verilerekte alınarakta bir sınava tabiyiz. Gönlü O’na açmalı, derde devayı, O’ndan istemeli… Alemde, dünya yok hükmünde bir hacim sahibi. İnsan dünya üzerinde hacimsel olarak yok hükmünde. Ve buna rağmen teklif sahibi kılınmış, muhatap kabul edilmiş. Ne büyük bir lutuf ve şeref. Randevu yok, kapıcı yok, sırada beklemek yok. Çal kapıyı, hangi lisanda olursa olsun anlat derdini, seni dinleyecek ve cevap verecek. Lakin cevabı anlamak ince bir sanat gerektirecek. İsmini söyleyince titriyorsa yüreğin, havalara kalkıyor gibi oluyorsa bedenin, ağzın tatlanıyırsa ismiyle… Dünyaya ait bir şeyin kalmadığında bile O’nu yanında hissedebiliyorsan, ıslanmak ya da yanmak ne önem arz eder ki… Her şey onun emaneti ise emanete sahip çıkmalı ve dile ve yüreğe “ilahi ente maksudi ve rizake matlubi” yi ders etmeli. Bilmeli ki mümine her hali hayırdır. “Niğmete erer şükreder kazanır, bir musibete uğrar sabreder kazanır” Biz sadece dertli olacağız, vazifemizi yapacağız, seferde olacağız. Lakin üzerimize O’nun vazifesini almaya kalmayacağız. Gemide yükü omuzda taşımanın gemiye faydası yoktur. Atıp yükü oturmalı üzerine yoksa en hafifinden bizi görenler aklımızdan şüphe ederler. Selam ve dua ile.🌹 Sevgili üstadım aziz kardeşim. Bahaddin Bacık.

    1. Hulusi Üstün

      Kıymetli Bahaaddin Bey ! mesajınız büyük teselli oldu. Çok teşekkür ederim. Bir süre önce bana yazdığınız mektup elime geçmiş, orada digergam ve hasbi kişiliğinizi anmıştım. Çok sağ olun. Dostlar yönünden lütufkar davranmış bana hak teala. Her lütfun bir külfeti olduğu gibi bu lütfun külfeti de ayrılık demek ki. Şeyh Galip öyle der meşhur mersiyesinde. ‘Dehrin budur hemişe muhibbana adeti. Tefrik içindir etse de izhar vuslatı, zehri yutulmaz ağza alınmaz harareti.’ Bu tefrik de böylesi bir şeydi. Ne edelim. Tekrar mülaki oluruz bezm -i ezelde.
      Evvel giden ahbaba selam olsun Erenler’

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir