Bir Balkan Rengi – PATRİYOTLARIN ÖYKÜSÜ

Öyküye nereden başlamalı…

Uzuneşek oynarken ena, zdio, tria diye sayan çocukları mı anlatsak önce, yoksa en güzel sebze yemeklerini, en güzel börekleri yapan Türkçesi kırık yaşlı kadınlardan mı bahsetsek. Davulun önünde eve dönen bitirim sarhoş tavırlarıyla oynayan amcaları mı ansak, elden ele dolaşan tatlı tepsilerine mi uzansak, çoğunlukla bize kapalı kapıları tıklatıp ‘ti kamsi kala!’  mı desek.

Birlikte gülüp birlikte eğlendiğimiz, kızınca ‘Kılıç görüp döndünüz’ dediğimiz, bir elmanın iki yarısı gibi benzer olduğumuz fakat evlenmeye kalkınca mezhebini sorduğumuz, yanyana oturduğumuz, selamladığımız, eşimiz dostumuz…

Öyküye nereden başlasak… Çimpe kalesiyle Süleyman Şah’tan mı, Hacı Bektaş Veliden mi, Tepedelenli Ali’den mi, Bekir Fikri’den mi? Aslında onları anlatmak için tüm bu başlıkların altını uzun uzun doldurmak gerekir. Onlar dünyanın en karmaşık etnisite, kültür ve linguistik alanlarından biri olan Balkanların solmak üzere olan renklerinden biri.

Ben onların çocuğuyum. Silivri kalesinde, Celaliye kasabasında, Mimar Sinan’da ‘Pidimu!’ dediler bana. Onların sofralarında oturup ekşili bamya ile soğanlı börek yedim. Davullarının önünde kollarımı kaldırdım. ‘Kalayimu!’ dedim hatırımı soranlara. Kızınca onlar gibi sövüp saydım.

Dört avuç topraktan halk ettiler beni. Biri İstanbul’un Fatih’inden, biri Kaf Dağı’nın zirvesinden, biri Anadolu bozkırından, biri Urumelinden…

. . .

‘Patriyot’ adının etimolojik kökeni, Eski Yunan ve Latin dillerine uzanıyor. Hint Avrupai dillerde baba anlamına gelen ‘peder,’ ‘father,’ ‘patris’ kelimeleri ile akraba… Latin ve Yunan dillerinde “Vatansever” anlamına gelmektedir ve diğer Avrupa dillerine de Latinceden geçmiştir.

Bu kelime, Trakya’nın Büyükçekmece’den Tekirdağ’a kadar uzanan Marmara kıyılarına yakın yerleşim yerlerinde, bir kısım mübadilin etnik ya da kültürel adı olarak kullanılır.

Bugünkü Yunanistan’ın Batı Makedonya bölgesinde kalan, Osmanlı döneminde Manastır’a bağlı kaza statüsündeki Nasliç ve Grebne’nin taşrasında yaşayan Müslüman halka da diğer Müslümanlardan ayırt etmek için bu ad verilmiştir. Onlara neden bu adın verildiğini anlamak ve öykülerini anlatmak için önce birçok savaş hatırasını ve göç acısını hatırlatmak gerekir.

Lozan anlaşması çerçevesinde Türk ve Yunan hükümetlerinin karşılıklı olarak ahali değiştirmesini öngören Mübadele anlaşmasıyla Yunanistan’daki yurtlarını terk eden Türkler arasında Osmanlı döneminde yapısı büyük ölçüde homojen olan Türkmen ve Yörük yerleşim yerlerinden gelenler olduğu gibi özellikle Makedonya gibi, Mora gibi karışık etnik yapıya sahip olan yerleşim yerlerinden gelenler de vardı. Kayalar, Doyran, Vardar Yenicesi, Tikveş gibi şehirlerden gelen göçmenler arasında bir tek Rumca sözcük bilmeyenler, Serfiçe, Yanya, Girit gibi bölgelerden çıkmış olanlar arasında da hiç Türkçe bilmeyenler vardı.

Halk arasında Patriyot denilen grup, Manastır vilayetinin Serfiçe Sancağına bağlı Nasliç ve Grebne kasabasının köylüleridir. Onları diğer mübadillerden ayıran temel vasıf ilk gelen göçmenlerin iletişim dili olarak Rumca kullanıyor olmalarıdır. Mübadelede Büyükçekmece’den Tekirdağ’a kadar uzanan kıyı köy ve kasabalarına yerleştirilmişlerdir.  Bunun dışında Trakya içlerine, Anadolu’da Manisa ve Samsun gibi şehirlere de dağılmışlardır. Türkiye’nin genelinde sayılarının ne kadar olduğunu kestirmek imkanı bulunmamakla birlikte Gürpınar’dan Marmara Ereğlisi’ne uzanan sahil boyunca ve kuzeyde Çatalca, Silivri köylerinde yaşayan kökeni Nasliç, Grebne köylerine dayanan insan sayısının yirmi binin üzerinde olduğunu söylemek çok afaki bir iddia olmaz.

Silivri merkezindeki kale mahallesini yurt tutmuş olmaları ve yöredeki yoğunluklarının etkisiyle Patriyotlar, kasabadaki geçmişleri seksen yıl olmasına rağmen Silivri’nin en yerli ve asli unsuru olarak kabul edilir. Bölgede dört asırdır yaşayan Gacallar ve Yörüklerle göçleri daha eskiye dayanan Rumeli göçmenleri olmakla birlikte Patriyot kültür motifleri Silivri’nin yerel değerleri olarak sunulur..

Silivri’ye Manastır’ın Kayalar kazasından, Selanik vilayetinin Ksendire, Karaferye, Vodina, Gevgili, Kılkış Doyran, Ustrumca kaza merkezlerinden, yine Selanik’e bağlı Siroz Sancağının Menlik, Razlık, Petriç, Demirhisar, Cuma-i Bala ve Nevrekop kazalarından, Drama Sancak merkezi ve Pravişte kazasından gelip yerleşenler de vardır. Bu bölgelerden gelen mübadiller iletişim dili olarak Rumca kullanmayan Müslümanlardı. Aralarında Arnavutça, Ulahça, Pomakça ve Slavik diller kullanan lokal gruplar olmakla birlikte ezici çoğunluk Türkçe konuşurdu. Bu mübadiller etnik, bölgesel, kültürel ve dil ortaklıkları gözetilmeksizin iskan edilmiştir.

Geldikleri coğrafyadan çok farklı bir bölgeye, Silivri’ye yerleşen Patriyotlar kıyıyı yurt tutan tüm akrabaları gibi denizle, balıkla ilk defa karşılaşmışlardır. Onların kasabaya ilk geldiklerinde yaşadıkları yabancılığa dair hatıralar hala anlatılmaktadır. Çatalca köylerinde deve ile karşılaşan bir Patriyot’un gördüğü hayvanı yüz yaşında bir tavşan sanması, bir Patriyot kadının denizde çamaşır yıkamaya kalkması hüzünlü göçmen anılarıdır aslında.

. . .

Silivri’de şehir merkezi konumundaki Kale Mahallesi Rumlarca boşaltıldıktan sonra göçmen ahali bu bölgeye yerleştirilir. Ayrıca mübadeleye değin çoğunlukla Rumların yaşadığı Çanta, Selimpaşa, Ortaköy, Celaliye gibi yerleşim yerleri de yeni gelenlerce şenlendirilir. Yeni yerleşimcilerin tamamı Patriyot değildir. Bu sebeple Silivri’de salt bu grubun oluşturduğu bir köyden bahsedilemez. Elbasan gibi bazı Çatalca Köyleri daha homojen Patriyot yerleşimleridir. Silivri’ye yerleşen Patriyotlar, diğer Rumelili mübadillerle iç içe bir hayat kurarlar. Yeni geldikleri yere adapte olmak için uzun bir zaman gerekmez. Zengin mutfakları, coşkulu düğünleri ve danslarıyla kasaba kültürünün en temel rengi haline gelirler.

İlk geldiklerinde iletişim dili olarak Rumca’yı kullanan Patriyotlar, bu dili yeni vatanlarında doğan kuşağa aktaramazlar. Muhtemelen diğer etnik gruplarla ortak bir dil kullanma zorunluluğundan kaynaklanır bu durum. Belki bir başka etken de bırakıp geldikleri memleketlerinden daha güzel bir coğrafyaya yerleşmiş, daha güzel, daha müreffeh bir hayat kurmuş olmalarından dolayı bir sürü acı savaş hatırası ile hatırladıkları memleketlerine ait bu biricik bağı bilinçli olarak terk etmişlerdir. Burada yeni bir hayat kurmak, yüz yıllık savaşın acılarını unutmakla mümkündü biraz da.

. . .

Bilindiği üzere Rumeli’nin fethiyle birlikte birçok Türk aşireti Balkanlara geçmiş, gerek toplu gerek bireysel din değiştirmelerle bölge hızlı bir şekilde İslamlaşmıştır. Arnavut, Boşnak ve Pomak halklarının hiç bir zorlamayla karşılaşmadan kitlesel olarak Müslüman olması, ta beş asır önce İslam’ı Balkanların asli unsuru haline getirmiştir. Öyle ki 1878 Osmanlı Rus Savaşı dönemine ait veriler Osmanlının Balkan coğrafyasındaki İslam ahali oranını  %60 olarak göstermektedir. (1)

Bu Müslüman ahalinin etnik yapısının kesin bir şekilde ortaya konmasının hem imkânsız hem de gereksiz bir uğraş olduğunu öncelikle bildirmek gerekir.  Zira bölge birbirinden kesin çizgilerle ayrılmayan birçok ırk, kavim ve kabilenin birlikte yaşadığı karmaşık bir demografik yapıya sahiptir. Tarih boyunca bu halklar birbirinin içine girmiş, birbirini değiştirip dönüştürmüş, birbirinden etkilenmiştir. İslam inancında kavmiyet özellikleri öne çıkarılmadığı için farklı etnik gruplar arasında evlilikler gerçekleşmiş ve altı asırlık Osmanlı idaresi altında Müslüman etnik gruplar birbirine karışmıştır. Bununla birlikte Balkan coğrafyasında etnik farklılıklar, kültürel ayrılıklar ve diller her dönemde canlılığını korumuştur.

Bölgeyi din esaslı kriterle yöneten Osmanlı idaresi tarafından halk, Müslim ve gayrimüslim tebaa olarak ikiye ayrılıyordu. Esasen Osmanlı coğrafyası bütün imparatorluklar gibi o derece karmaşık bir etnik yapıya sahipti ki hiçbir bölgede homojen bir yapıdan bahsetmek mümkün değildi. Bu yapının en karmaşık olduğu yer de Balkan coğrafyasının ortasındaki Makedonya idi. Müslüman ve Hıristiyan olmak üzere iki Makedonyalı grubun, yine Müslüman ve Hıristiyan olmak üzere iki Arnavut kabilesinin, başlıcaları Yörük, Türkmen ve Tatar adlarıyla anılan Türki grupların, Pomak ve Goralı gibi Turani toplulukların, Yunan, Ulah, Hırvat halklarının Bulgar, Sırp, Karadağlı gibi Slav grupların, Konyar ve Romanların, Hazar ve Endülüs kökenli olmak üzere iki Yahudi kitlenin bir arada yaşadığı bu bölge, kaynayan Balkan kazanının ortası konumundaydı.

Bu bölge Osmanlı İdari taksimatında Manastır Vilayeti olarak adlandırılmakta ve Manastır, Serfiçe, Debre, Elbasan, Görice olmak üzere beş sancaktan oluşmaktaydı. 1912 yılında yapılan sayıma göre yaklaşık 750.000 nüfusa sahip olan vilayette başlıcaları yukarıda sayılan muhtelif etnik kökenlerden gelen Müslim ve gayrimüslim halk yaşıyordu.

. . .

Patriyotlar kendilerinin Selanik’ten geldiklerini söyleseler de aslında onların Rumeli’ndeki yurdu, Manastır vilayetinin Serfiçe Sancağıdır. İlk mübadil neslin nüfus kayıtlarında doğum yeri olarak görülen Nasliç, Serfiçe Cuması, Grebne, Kozana, Seçişte, Joban, Veniçe adları Serfiçe Sancağının kaza ve nahiyelerine aittir. Bunun bir istisnası olarak Selanik’e bağlı Langaza kazasından gelen göçmenler arasında kendilerini Patriyot olarak adlandıranlar varsa da bu adlandırmanın yanlış olması gerekir. Zira Serfiçe’den uzakta olan Langaza kazası daha çok Türkmenlerin yaşadığı bir yerdir. Yine Türkiye’ye mübadil olarak geldiklerinde iletişim dili olarak Rumca’yı kullanan Giritliler, Patriyotlardan tamamen ayrı bir gruptur ve Trakya’da sayıca çok daha azdırlar.

Osmanlı’nın son döneminde sancağa bağlı kaza merkezleri olan Nasliç ve Grebne yaklaşık yüz elli köyden oluşan dağlık bir yerleşim yeridir. Kaza merkezleri, mübadele yıllarına kadar ¾ oranında Müslüman, ¼ oranında Hristiyan nüfusun yaşadığı, farklı etnik gruplardan insanlar olmakla birlikte iletişim dili olarak Türkçe’nin kullanıldığı, okul, ibadethane, kamu binası eksiği olmayan yerlerdir. Bu özellikleri ile Rumeli’ndeki diğer şehir ve kazalardan ayrılmaz.

Fakat iki kazanın kırsalı da kaza merkezlerinden farklıdır. Grebne’nin on altı köyü, Nasliç’in yirmi üç köyü tamamen İslam görünmektedir. Fakat Rum, Türk ve diğer halkların köyleri tamamen iç içedir. Mübadillerin anlattığı hatıralara bakılacak olursa Müslim ve gayrimüslimlerin birlikte yaşadığı köyler çoğunluktaydı. Arşiv kayıtları Rum, Arnavut, Ulah, Bulgar ve Türk köylerinin birbirleri ile arazi anlaşmazlıkları yaşadıklarını, özellikle Rumlar ile Ulahlar arasında mezhep temelli çatışmalar gerçekleştiğini kaydetmektedir.

Dağlık ve ormanlık bir araziye sahip olduğu için ormancılık ve hayvancılıkla geçinen Nasliç ve Grebne kırsalının halkı, iç içe yaşadıkları Rumlarla ortak bir iletişim dili kullanmak zorunluluğundan dolayı Rumca’yı günlük hayatta kullanırlardı. Fakat onların konuştuğu Rumca, Türk, Arnavut ve Slav dillerinden etkilenmiş farklı bir aksan ve tavırla konuşulan bir Rumca idi. Aynı dönemde Anadolu’da kullanılan Türkçeye göre daha fazla Arapça kelime içermesi de bir başka gariplikti. (2)

İslam’ın Sünni ekolüne mensup olmakla birlikte Patriyotların bir kısmının arasında Bektaşi tarikatına ait ritüeller yaşatılırdı. Esasen Bektaşilik, Rumeli’nin tamamında son derece belirgin bir motifti. Müslüman Arnavutların çoğu Bektaşi öğretisini bilir, ayrıca Türkler arasında da Bektaşi öğretisi yaşatılırdı. Nitekim Nasliç yakınlarındaki Vratin ve Odra Bektaşi dergahları bu öğretinin yaşatıldığı yerlerdi.

Onların kimliğindeki Bektaşilik motifini Alevilikle karıştırmamak gerekir. Patriyotlar Alevi değil, kısmen Bektaşi idi. Aslında bu iki kavram birbiri ile son derece farklı anlamlar içermektedir. Rumeli’nde canlı bir Alevi kitle olmakla birlikte bunlar Osmanlı tarafından Anadolu’dan kaldırılıp Rumeli’ne iskan edilmiş Türkmen aşiretleriydi. Bu aşiretlerin tamamı Türkçe konuşur ve daha çok Edirne, Kırklareli ve Kırcaali’de yaşardı. Günümüzde kendilerine Amuca adı verilen Trakya Alevileri bu grubun torunudur. Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin olarak bilinen tarihi kişiliğin öğretisi yakın zaman kadar bu grup arasında yaşatılırdı.

Bektaşilik ise bir mezhep değil, bir tarikattır. Hacı Bektaş Veli öğretisini sistematize eden Balım Sultan tarafından kurulan bu tarikat Hazreti Muhammed’i mürşit, Ali’yi rehber olarak kabul eder, Hüseyin ve Muaviye arasındaki halifelik savaşında Hazreti Hüseyin’i haklı gördürdü. Esasen Osmanlı da resmen Sünni ekolünü kabul etmekle birlikte halifelik kavgasında Hüseyin tarafını tutmaktaydı. Zira hiçbir Osmanlı Muaviye ya da Yezit ismini kullanmamış, fakat öte yandan ibadethanelerinde Allah ve Peygamberin isminin yanına Hasan ve Hüseyin levhaları yerleştirecek kadar Hüseyin’e yakınlık duymuştur.

Daha çok ahlaki erdemler üzerinde duran Bektaşi öğretisi Osmanlı döneminde Yeniçeri teşkilatının yasası olmuş, Hacı Bektaş Veli, Yeniçerilerin piri olarak anılmış, Yeniçeriler Taife-i Bektaşiyan olarak adlandırılmıştır.

Gerekçeleri üzerinde çok uzun konuşmanın mümkün olduğu bu duruma ilişkin bir kaç cümle kurmak faydalı olacaktır.

Gayrimüslim topluluklardan devşirilen gençlerin oluşturduğu Yeniçeri ocağında İslami prensiplerin sıkı sıkıya uygulanması imkânının olmadığını kabul edebiliriz. Zira aylarca süren seferlere çıkan, kırk yaşına dek evlenmeyen ve ağır şartlarda yaşamak durumunda kalan Yeniçerilerin, İslam’ın ibadet esaslarını tam manasıyla uygulaması ciddi zorluklar içeriyordu. Öte yandan bu gençler, ailelerinin ve atalarının başka bir dine mensup olduğunu bilecek yaşta devşiriliyorlardı. Bu sebeple dini uygulamaları daha gevşekti. İslam’ın ahlaki esaslarını ileri çıkartan Bektaşi anlayış bu nedenle biraz da Yeniçeriler elinde şekillenmiş, züht ve takvayı önemsemeyen, İslami prensipleri kabul etmekle birlikte uygulama noktasında eksik kalan bir öğreti haline gelmiştir.

Patriyotların kimliğindeki Bektaşilik öğesi, Yeniçeri Ocağıyla Patriyotlar arasında bir bağ olduğu fikrini akla getirmektedir ki bu bağ kültürel bir bağ olabileceği gibi etnik bir bağ da olabilir. Serfiçe sancağında Tımar sahiplerinin var olduğunu, bu toprak sahiplerinin bakım ve gözetiminde askerler bulunduğunu biliyoruz. Bu baptan çarpıcı bir örnek olarak Cumhuriyetin ilk yıllarında önemli Bürokrasi görevlerinde bulunmuş bir şahsiyet olan Abdülhalik Renda’nın atalarının Çankırılı olması gösterilebilir. Çankırılı Rendezade ailesine tımar olarak verilen köyün adı Renda olarak anılmıştır. Renda Köyünden çıkıp Türkiye’ye gelen mübadil ailelerin Patriyot olarak tanımlanması Patriyot kimliğinin etnik bir karışımı ifade ettiğinin en somut örneklerindendir.

Osmanlı Arşivinde yer alan Hicri 1238 tarihli kayıtta İşkodra Mutasarrıfı Mustafa paşa maiyetinde yirmi bin askerin Grebne ve havalisinde konuşlandırılmış olduğu da bir başka örnektir.

Yine Hicri 1186 tarihli bir başka arşiv kaydında Nasliç ayanından Ahmet Bey’in oğlu Köse Ali’nin maiyetindeki üç yüz askerle birlikte sefere katılması emredilmektedir.

Bu ve benzeri kayıtlar Nasliç Grebne bölgesinin önemli bir tımar merkezi olduğu ve ordunun ihtiyacı olan askerin bu bölgede tutulduğunu ortaya koymaktadır.

Kırsal bir bölgede yaşayan insan topluluğunun kendilerini ‘vatansever’ anlamına gelen bir adla anarak diğer dindaş veya soydaşlarından ayrılmak ihtiyacı duymalarının gerekçesi üzerinde düşündüğümüz zaman yukarıda çekinik bir ifadeyle temas ettiğimiz olasılık güçlenmektedir. Onları diğerlerine göre daha vatansever kılan değer, asker kökenleri olabilir.

Patriyotların arasında gözlemlenen fiziki farklılıklar bu kimliğin ortak bir etnik kökene işaret etmediğinin delillerinden birisidir. İki Bulgar, iki Arnavut, iki Karacaovalı Ulah birbirine benzer fakat iki Patriyot birbirine fiziken benzemez. Bu grup içinden bariz Slavik özellikler taşıyanlar olduğu gibi Rum, Arap, Ermeni Tatar gibi çok farklı etnik gruplara dair çizgiler taşıyan insanlar çıkabilmektedir.

Bu durumda acaba Patriyotlar, Serfiçe sancağındaki tımar sahiplerinin gözetimindeki Yeniçerilerin çocukları mıdır? Bilindiği üzere kırkına kadar evlenmesi yasak olan Yeniçeriler kırk yaşından sonra evlendirilip saraydan uzak yerlere yerleştiriliyorlardı. Bölgeye yerleşen, farklı etnik gruplardan Yeniçerilerin yerlilerle evlenmesinden doğan çocukların dili annelerinden öğrenecekleri gerçeği de bu Müslüman topluluğun neden Rumca konuştuğunun cevabı olabilir.

. . .

Mübadiller arasında kendilerine Patriyot denmesini 1. Balkan harbinde Osmanlının yenilmesine rağmen çevresindeki altı yüz askerle Grebne’yi savunan Bekir Fikri adlı Osmanlı Komutanına bağlayan bir Rumeli hatırası vardır. (3) Tarihçilerimizin hatırlamak istemediği bu şok edici mağlubiyet Balkanlarda kolay kabullenilmemiştir. Nitekim Grebne havalisinin Hırvat ve Karadağlılara karşı verdikleri destansı gerilla savaşı da bu unutma çabasına kurban gitmiştir. Bekir Fikri 1903 yılında Harbiye’den mezun olmuş bir Osmanlı yüzbaşısıdır. Çeşitli cephelerde görev yaptıktan sonra 1907 yılında memleketi olan Grebne’ye tayin olur. Bu yıllar Rum çetelerinin Müslüman köylerini basıp yaktığı yıllardır. Bölgede korkunç bir karmaşa ve güvensizlik yaşanmakta, aralarında Resneli Niyazi’nin de bulunduğu birçok kişi dağlarda mücadele vermektedir. Yüzbaşı Bekir Fikri zor şartlar altında Müslüman halkı silahlandırır ve kendilerini korumalarını salık verir. Grebne’de bir miting düzenler ve altı yüz kişilik bir gönüllü grubuyla Grebne ve çevresinde yaşayan Müslümanları bilinçlendirmeye koyulur. Müslüman halk çiftini çubuğunu bırakıp Bekir Fikrinin etrafında toplanır. Hiçbir askeri eğitim almayan bu köylüler o havalide yaşayanlar tarafından vatanseverler ( Patriyotlar) olarak adlandırılırlar. Gönüllülerden oluşan bu toplama birlikler Rum çetecilere karşı güçlü bir direniş sergiler.

Bekir Fikri’nin bu gayretinden rahatsız olanlar görevden alınması için hükümete baskı yapsa da Bekir Fikri tayin emrinin gelmesi üzerine İstanbul’a telgraf çekerek emre uymayacağını bildirir. Akabinde patlak veren Balkan Harbine çevresindeki altı yüz gönüllüyle birlikte katılan bu kahraman asker, Karadağlılara karşı Grebne’yi günlerce savunur ve Avrupa savaş basınında adından söz ettirir. Galiçya ve Sarıkamış cephelerinde de önemli başarılar gösteren Bekir Fikri henüz 32 yaşındayken 1914 Aralık’ında Anadolu’da şehit olur.

Bu cesur Osmanlı Yüzbaşısı ile birlikte kader birliği edip zor şartlarda düşmana karşı koyan Grebne ve Nasliç halkına o günden sonra Rumlar tarafından Vatanseverler anlamında ‘Patriyot’ adı verildiği iddiası pekala doğru olabilir. Çünkü bu tarihten önce Serfiçe Sancağının bazı bölgelerinde yaşayan Müslümanlara Patriyot dendiğine dair bir başka kayda rastlanamamıştır.

. . .

Serfiçe sancağı mübadili olmakla birlikte kendisini Patriyot olarak tanımlamayan, mübadele öncesinde de Rumca konuşmayan aileler Patriyotları ‘Alipaşa Müslümanı’ olarak adlandırmaktadır ki bu da bir başka Balkan hikayesidir. 1700’lü yılların sonu ve 1800’lü yılların ilk çeyreğinde Rumeli’nin en önemli şahsiyeti rolündeki Tepedelenli Ali Paşa, Yunan isyanını güç kullanarak bastırmış, en azından Yunan ayaklanmasının etkisinin Mora’nın dışına yayılmasını geciktirmiştir. Kendisinin Yanya valiliği yaptığı dönemde bölgede yaşayan Rum köylülerini Müslümanlaştırma yönünde bir gayreti olmuş olabilir, fakat bu durumda onun ölümünün ardından insanların asıl dinlerine dönmeleri gerekirdi. Bu sebeple Ali Paşa’nın Epir bölgesindeki Müslüman etkisini arttırmakta rolü olmuş olabilir, fakat zorla din değiştirmenin İslam’da yasaklanmış olması, gayrimüslimleri önemli vergi kaynağı olması sebebiyle zorla Müslümanlaştırılmalarının dönemin politik uygulamalarına ters olması gerçekleri düşünüldüğünde bunun çok da gerçekçi olmadığı ortadadır.

. . .

Bazı Yunan tarihçilere göre Patriyotlar, papazlarıyla birlikte gönüllü olarak İslamiyet’i seçen Rum köylüleridir. Konuşurken sık sık vala (Vallahi) demelerinden dolayı kendilerine “Vala, Valades” adı verilmiştir. Mübadeleden önce onları temsilen bazı aile reisleri ve köy temsilcilerine Yunan devleti tarafından Rum kökenli oldukları söylenmiş, eğer İslam olarak kaydedilmekte ısrarcı olurlarsa Türkiye’ye gönderilecekleri, fakat Hristiyan olarak kaydedilmeyi kabul ederlerse isimleri değiştirilmeden memleketlerinde kalmalarının mümkün olduğu bildirilmiştir. Yani Yunan devleti tarafından Valadeslere dinleri ve milliyetleri arasında seçim yapmaları teklif edilmiş, fakat hiçbir Valades tercihini milliyetinden yana yapmamış, bazı kimsesiz insanlar ve Hristiyanlarla akrabalık bağı kurmuş olan birkaç aile dışında bütün Valadesler Türkiye’ye gelmeyi tercih etmiştir.

Bölgenin mübadele öncesindeki etnik yapısını bilenlerin, Valades adı verilen grubun Rum kökenli olduğu iddiasına gülüp geçmesi gerekir. Zira Vala, Valades adı Türkçe ‘Vallahi’ kelimesinden gelmez Vala, Vlah, Wlaha adları bölgede Rumlar, Türkler ve Arnavutlardan sonra en kalabalık grup olan Ulahları ifade eder. Osmanlıca kaynaklarda Ulah olarak geçen halk kitlesi, Balkanların orta bölgelerinde yaşayan ve Rumenlerle aynı soydan gelen topluluğu ifade eder. (4)  Bugün Romanya’da yaşayan Rumenler, Slav etkisiyle, orta Balkanlarda kalan Ulahlar da Yunan ve Bulgar etkisi ile birbirlerinden farklılaşmış olmakla birlikte aynı köke aittir. Serfiçe Sancağı içinde yaşayan Ulahlar ile Yunanlılar arasında din ve mezhep temelli sürekli kavganın olduğu Osmanlı tarih vesikalarında ayrıntıyla anlatılmaktadır. 1912 yılında Osmanlı tarafından yaptırılan nüfus sayımında Yunanlılar, Ulahları Yunan olarak göstermeye çalışmış, Romanya ise bu insanların Ulah olarak kalması için politika üretmiştir.

Mübadelede Türkiye’ye gönderilen ve Ulahça konuşan Müslüman Ulahlar, Kilkiş, Gevgeli kırsalından gelmişlerdir ve Karacaovalılar olarak anılmaktadırlar. Bunların konuştuğu dil Latin kökenli Rumen dilidir.

Bununla birlikte Serfiçe Sancağındaki Ulahlar arasında iletişim dili olarak Rumca konuşan ve Müslüman olanlar da vardı. Nitekim Patriyotların geldiği bir çok köy adı Rumca değil, Ulahça’dır. (5)  Müslüman olmakla birlikte Rumence’yi konuşmayan bu topluluğun Patriyotları oluşturan temel unsurlardan birisi olduğu şüphesizdir.

….

Kesintisiz yüz yıl süren savaş çağının ardından yaşanan katliamlar, sürgünler, göçler ve mübadeleler neticesinde Balkanlar adeta kimlik değiştirmiş, öz evlatlarını yitirmiş, sesler, diller, renkler susmuş, solmuş, biçim değiştirmiştir. Fakat Silivri’nin eskileri için giden de Rumdur, gelen de…

Günümüzde Nasliç ve Grebne’nin Rum sakinlerine sorulacak olsa mübadelede giden de Turkos’tur, gelen de…

Patriyotların kökenine ilişkin yukarıda değinilen görüşler, varsayımlar, hipotezler de bu tarz ikilemler içerir. Hangisi doğrudur, hangisi yanlış… belki en doğru olanı bu varsayımların hepsinin bir araya geldiğinde doğruya en yakın sonucun ortaya çıkacak olmasıdır. Sonuçta insan soyu milyonlarca yıldır kaptan kaba aktarılmıyor mu?

Ama unutulmamalıdır ki, Rumeli ve Anadolu dünyanın bir ucunda kalmış ücra bir ada değildir. Binlerce yıldır insan soyunun gelip geçtiği, kimisinin sel gibi önüne geleni sürüklediği, kimisinin yel gibi değip gittiği, kiminin kalıp değiştirdiği köprü misali bir coğrafyadır.

Güzelliği de işte bundandır.

 

                                                                                              Av. Hulusi ÜSTÜN

 

 

(1) J. Mc Carthy Ölüm ve Sürgün İnkılap Y.

(2)Mektep, medrese, muallim, malum, kitap, defter kelimelerinin kullanılıyor olması doğaldır ama Patriyotların Eşeğe, Rumca gayzori yerine Khımar demesi enteresandır. Khımar kelimesi Arapçadır. Nasliç merkezinde Arap Camii adlı bir caminin olması, Nasliç köylerinden birinin adının Arapköyü olması da ilk bakışta şaşkınlık uyandırıyor. Oysa Arnavutlar arasında Osmanlının gelişinden çok önce Arap ailelerin var olduğu düşünüldüğünde bu şaşkınlık azalıyor. 

(3)Balkanlarda Tedhiş ve Gerilla Bekir Fikri Belge Yayınları 1976

(4) Balkanlarda Çingeneleri ifade eden Roman adıyla karıştırılmamalı.

(5) Zipçe, Vlana, Seçişte, Selçe, Babuş, Dinoş Vinçe, Pigaviçe, Labanova, Vronişta,  gibi köy adlarının Rumca olmadığı ortadadır. 

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir