eski eczane hulusi üstün

Bir Eski Eczanenin Öyküsü

Küçük dükkâncıklarla çevrili kasaba meydanından muhacir mahalleye doğru yürüyünce soldaki ahşap belediye binasına tepeden bakan yaşlı çam ağaçlarının altındaki küçük eczaneyi, yaşı altmışın üzerinde olan Silivrililer hatırlayacaktır. Vitrininde küçük kutular, boy boy şişeler ve gazete kupürleri sergilenen bu dükkân kasabanın tek eczanesiydi. Ateşi çıkana penisilin iğnesi, ham meyve yiyip kabız olan oğlancığa müshil, beli ağrıyan nineciğe pehlivan yakısı oradan alınırdı.

Lavanta kokulu eczanenin sahibi uzun boylu, iri yarı, şık giyimli Hüsamettin Bey buralardan değildi herhalde. Her zaman traşlı esmer yüzünde Arap çizgileri vardı. Halinden sözünden görmüş geçirmiş eğitimli birisi olduğu anlaşılırdı. Dükkan kapısı açıldığında gülümseyerek başını çevirirdi müşteriye. Tüketici Hakkı bilinmezdi o zamanlar ama müşteri velinimetti.

Kinin ve penisilin dışında adıyla bilinen ilaç yoktu hemen hemen. Hüsamettin Bey hastayı dinler, eğer elinde reçetesi varsa alır inceler. Sonra mermer havanın başına geçip otları tartar, ezer, çeker, karıştırır ve küçük kahverengi şişeler içindeki karışımı saygı ile uzatırdı müşterisine.

Eşi İstanbulluydu, eczanede kocasıyla birlikte dururdu. İlaç siparişlerini birlikte yaparlar, yazın dükkânın önündeki gölgelikte yan yana otururlardı. O da Hüsamettin Bey gibi iri yarı, şişmanca, güler yüzlü bir eski zaman hanımefendisi idi. Hüsamettin Bey konuştuğunda susup dinlerdi, o konuşacak olsa Hüsamettin Bey büyük bir saygı ile kulak verirdi eşine. Hani biri konuştuğunda diğeri susup dinleyen çiftler vardı ya, onlar öyleydiler.

Ne şık bir çiftti onlar, ne güzel yakışırlardı birbirlerine… Yazın açık renk takım elbise giyerdi Hüsamettin bey, kışın koyu renk. Gömleği ceketine, kravatı gömleğine uyardı. Hanımı tek parça elbisesi üzerine sade bir gerdanlık takardı bazen. Bir çocuğun ellerine benzeyen yumuk ellerinde yüzükler pırıldardı.

Şimdilerde yerine çeşmeli köşk inşa edilen duvarı çeşmeli eski ahşap evin olduğu yerde, Behçet Amca’nın evinin karşısında otururlardı. Çoluk çocukları yoktu. Karı koca sabah dükkâna gelir, akşam birlikte eve dönerlerdi. Yalnız değillerdi, sevilirlerdi. Haftada bir, kasaba eşrafı onların evinde toplanıp sohbet ederlerdi. Bu meclislerde kendisinden rica edilirse,  kemanını çıkarır, esmer yüzünü bir dostun dizine dayarcasına muhabbetle yaslardı kemanına. Keman ağlar, meclis coşar, küçücük muhacir evlerinden su almaya çıkmış kadınlar kızlar kulak verirdi keman sesine.

Kimler gelirdi o meclise. Behçet Efendi, Ethem Efendi, Tevfik Efendi, Esad Efendi… sayıca az ama vasıflı bir gruptu. Bilmeyenin sustuğu, bilenin tevazu ile konuştuğu çağlardı. Kasabanın kalesinde Türkçe bilen bulunmazdı o zamanlar, muhacir mahallesi yoksul çiftçilerle doluydu. Kasabada oturup sohbet edilecek adam sayısı bugünkü gibi parmakla sayılacak kadar azdı. Hüsamettin Bey keman çalardı onlara, belli ki hepsinin bir meşrebi vardı. Gazeller okunur, tasavvuftan dem vurulur, şarkılar söylenir, bitişine şahit oldukları devr-i sabık’ın hatıraları paylaşılırdı. Hüsamettin Bey kendi eliyle hazırladığı turşuları hediye ederdi misafirlerine. Baharın ilk günlerinde kütür kütür erik turşusu ile yad edilirdi. Küçük şişelerde saklanan sarımsak turşuları, biber turşuları, sadece limon suyuna kurulmuş lahana turşuları… Hüsamettin Bey’den sonra makbul bir hediye olmaktan çıkıverdi bunlar.

4 kasım 1947’de ‘Piri Mehmet Camisi’nin imamı Ethem Efendi’nin eşi bir kız çocuğu dünyaya getirdi’ haberini aldığında yağlı boya bir tabloya başladı Hüsamettin Efendi. Kasabanın sahilinden deniz panoramasıydı bu. Dalgaya tutulmuş bir küçük sandalı resmetti tual üzerine. Sandal kendisiydi sanki, yelken eşi… çekip gittiler bir yerlere…

Şimdilerde… eczanenin olduğu yer kısmen otopark, kısmen kamu binası. Ulu çam ağaçları da onların koyu gölgesi de kaybolalı çok oldu. Bir çeşme üzerine kurulu küçük ahşap evin yerinde beyaz bir köşk var, belki kasabanın yüz akı tek mimari eser… vaktiyle Hüsamettin Savaş ile eşinin adımladığı yollarda yeşil ışık yanmazsa gelip geçilmiyor. Onun adı sanı unutulalı çok oldu. Dostları öldü, ilaç şişeleri kayboldu, turşuya rağbet eden de kalmadı kasabada keman çalmayı bilen de…

Dalgaya tutulmuş küçük sandal tablosu Caddebostan’da bir evde. Dün biz kahve içtik o tablonun gölgesinde. Ethem Efendi’nin kızı Şükran ile…

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir