BU YAZA DAİR

Nicedir ayağı zincirle kayalık bir dağa bağlı adamım ben. İçim kuşlarla birlikte yolculuklara çıkıyor, cismim bir kaç günlük mesafelerden ötesine yasaklı. İhtiyaç duyduğum uzak dünyaların havasını kitaplardan soluyorum. Kitaplarla yola çıkıyorum, kopmuş kitap sayfalarından kanatlarla uçuyorum, uçuyorum. Sonra dostlar geliyor. Aynı kıyı kahvesinde, aynı masada, aynı köhne lokantada sohbet ediyoruz.

Nicedir ayağı zincirle kayalık bir dağa bağlı bir adamım ben.

Zincirin uzandığı bir yerdi Saros. Yirmi yıldır her yaz dünyanın bir başka köşesinden gelip hayatıma değen bir aziz dost ‘Saros’tayım’ deyince sevgili yol arkadaşlarımı yanıma alıp gittim. Yol arkadaşlarım kim mi? Öykülerimin sessiz şahidi sevgili eşim, hayatın ilk keşif dönemini bitirip yeni bir çağa başlayan kızım ve benim küçük oğulcuğum…

Erikli sahilinde bir yazlık bahçesinde buldum Leça’yı. Koca bir ceviz ağacının altına kurulu sedirde yer gösterdi bana. Kırk beş yılını bu ağacın altında geçirmiş gibi yerli bir tavırla… Saçlarına ne çok ak düşmüş. Yüzü ne çok çizgilenmiş ve ne çok öykü biriktirmiş.

Onunla konuşurken tek dil yetmez halimizi arz etmeye. Kafkas Dilleriyle halleştik, Rusça ile edebiyat konuştuk, İngilizce ile dünya politikası. Arapça ile teoloji.

Günün birinde onu anlatırım size. Onun, yani milenyum Robenson’unun öyküsünü yazarım belki. Bir yabancıya ne kadarı anlatılabilirse, ne kadarı aşikar edilmeye elverirse… ne kadarı okuyan tarafından anlaşılırsa… Kimseye şikayet edilemeyecek, kimseye aşikar edilemeyecek hallerdir bunlar.

Kafkasya’da bir dağ köyünde doğdu bu adam… Çobanlık yaptı. Babası onu Dağıstan’a eğitim için gönderdiğinde on yaşındaydı. Sonra Moskova’da sürdürdü eğitimini… Sibirya’da altı ay gece, altı gündüzün yaşandığı diyarlarda askerlik yaptı. Memleketinde savaş başladığında o Pakistan’daydı. Malezya’da, Endonezya’da yeni hayatlar aradı. Darmadağın olan halkının çocuklarından bir kısmına sahip çıkmak için Gürcistan’da okul açtı, Kazakistan’da bir pembe Lale’yi andıran Heida’sıyla evlendi, ticaret yaptı. Aylarca ülkeden ülkeye, iklimden iklime uçtu, uçtu. Derken hayat onu Fransa’ya savurdu. Fransa’da yabancı yerleşimcilerin entegrasyonuyla ilgilenen bir kurumda çalışmaya başladı. Sonra Kanada’ya çevirdi yüzünü. ‘Yurdumdan ne kadar uzakta olursam hatırası o kadar canlı kalacak’ diyor.

Artık kırk beşinde… Dünyanın dört bir yanından topladığı görgü ve bilgi ile hatırı sayılır bir bilgeye dönüşmüş Leça. İngiliz soğukluğu, Kafkas özgüveni, Fransız inceliği, Rus bencilliği, Urdu saflığı, Kazak vahşiliği, Gürcü neşesi… tüm bunların karışımından oluşan kişiliğiyle eşine kolay rastlanmayacak beynelminel bir adam. Anlatıyor, anlatıyor anlatıyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun yılda bir Türkiye’ye gelir Leça. Kafkasya’daki annesi ve kızkardeşi ile Türkiye’de buluşur, bir kaç hafta zaman geçirip döner. Küçük, sözdinler bir oğlan çocuğuna dönüşür annesiyle birlikteyken. Öyle sıcak bir sesle dökülür ki ağzından annesinin adı. Kafkasyalı annelerin çocukları kaç yaşına gelirse gelsin annelerinin yanında evcil aslanlara benzerler. Dua eder gibi seslenirler annelerine.

Geçen yıl beni ziyarete gelirken yolda tanıştığı bir Kırgız kız bulmuş ona bu yazlığı. Ta İstanbul’dan kalkıp Erikli’de bu yazlığa gelmiş, kiralamış, yemekler yapmış bizim için. Yüzü Kızılderili efsanelerinde anlatılan Pokahontas’a benzeyen bambaşka masalların içinden gelmiş bir kız bu. Yurdunun bunca uzağında bir yaşlı çiftin bakımıyla ilgileniyormuş. Leça benimle telefonla görüşürken kulak misafiri olmuş. Türkçe bilmeyen bu yabancı adama adresi tarif etmiş. Sonrasında kopmamışlar. Bu yıl annesi ve kızkardeşiyle birlikte yazı geçireceği evi ona bu kız bulmuş.

Bir ev sahibi gayretiyle bizi ağırladıktan sonra otobüsle İstanbul’a döndü Pokahontas. Biz denize düşen ayın ışığında sabahladık…

Deniz, kum, güneş, kavgasız dövüşsüz insan yığınları, inancı belli olan ve belli olmayan insanların birlikteliği… Bunlar dünyayı gezip görmüş Leça için olağanüstü haller.

-Her gelişimde daha bir tutkuyla seviyorum ülkenizi. Sıcağın cahillik ve ilkellikle birlikte olduğu Hint kıtası ülkelerini gördüm, kalabalık olduğu ölçüde güvensiz Avrupa metropollerini, kendisi gibi inanmayanları düşman belleyen Hristiyan ve Müslüman memleketleri. Günün birinde hiç var olmamış gibi yok olacağı hissini uyandıran Uzakdoğu… Modern bir görgüsüzlük pazarı olan körfez ülkeleri. Derisi pırıltılı desenlerle kaplı, karnı aç bir pitona benzeyen Rusya.  Bunların hiç birinde olmayan bir şey var bu topraklarda. Öncelikle tanrının doğal güzellik adına bahşettiği her şey… Kutsal kitaptaki cennet tasviri gibi. Ne sıcak, ne soğuk… ‘ve hadaike agnaben… ve tahtihel enhar…’ Sokakta yürüdüğüm insanların yüzünde Yunan mitolojisi kahramanlarından izler görüyorum. Kimi Sokrat, kimi Platon, kimi Hera, kimi Apollon… Kıyafetinden dindar olduğu anlaşılan insanlar şortlu insanlarla yanyana yürüyorlar. Sahil kalabalığında gürültü patırtı eden yok. Herkes huzurla yürüyor. Sokaklarda sarhoş görmüyorum. İçki içenler bile terbiyeli. Gece yarılarına kadar sokaklarda güven içinde koşturan çocuklar var. Zengin ve fakirin yanyana olduğunu fark ediyorum. Ne güzel ülkeniz var ne güzel…

-Aslında herşey güzel değil. Bin bir türlü gaileyle uğraşıyoruz, diyorum ona.

-Dilerim bu huzur, bu sükunet bozulmaz. Ben senin ülken için dua eden sayısız yabancıdan biriyim.

İşe bu pencereden bakmamış değilim aslında. Ama onun ağzından duymak hoşuma gidiyor. Evet her fikrin, her sesin, her rengin kanunun yaptırım gücünden ötürü değil de kültürden dolayı bir arada yanyana ve birbirine saygılı olarak yaşadığı bir diyar memleketim.

Ne çok şaşırtıyor beni tespitleriyle… Bir savaşın içinden çıkmış bir insan olarak Türkiye’ye savaş kıvılcımı sıçramasından endişeli. Ayrılıkçı Kürtlerin geleceği, Suriye’li mültecilerin memlekete etkisi… ‘Keşke…’ diyorum ‘keşke, icra makamındaki insanlar bir yere toplanıp dinleseler onu. Kırk yangında kavrulmuş, kırk diyara savrulmuş, kırk yara ile malul bu yorgun adamı…

Dünyaya seyahat etmek ve dünyayı seyretmek için gelmiş bu garip adamla geçirdiğimiz iki gün içerisinde onun gözlerinden memlekete baktık.

Sonra…

Dostlar Erzincan’a çağırıyor. Profesör Yücel Oğurlu, Mahmut Oğurlu, Ali Hacınoğmanoğlu, İsmail Ülker, Şenol Özdemir, Avukat Yusuf Taş, Avukat Nihat Karataş, Avukat Kamil Ali Aşkın ve ben. Bu çağrıya icabet ediyoruz.

Erzincan dedikleri dört yanı dağla çevrili bir diyar… Erzincan dedikleri herşeyden çok  halam.. Evlendikten sonra hemen hemen on beş yıl bu şehirde kalan halamın dilinden dinlemiştim Erzincan’ı. Çocuktum… Ahmet Muhip Dranas’ın ‘Fahriye Ablası’nın devamını anlatırdı sanki… Halam dağları karlı Erzincan’daydı… Saçı kısa, teni buğdaysı, boyu bir başak kadardı. Belki de dağ türküleri duyduğunda ığıl ığıl ağlardı.

‘Düştüm onulmaz derde, nerde sevdiğim nerde

Yol uzun sıla uzak, dağlar var ara yerde.’

Bizi dağların ardındaki bu diyara davet eden dostlar havaalanında karşıladılar. Profesör Murat Nişancı, Şark’ın Jacques Derrida’sı sosyolog Levent Baydaş, kaşıkçı elması gibi saklanmış Avukat Bekir Samil Potur, Erzincan Üniversitesi öğretim üyelerinden Mehmet Saydam, İsmail Köküsarı, Ömer Gedik, Profesör Erdal Akpınar ve yazar Hamdi Ülker. Onlarla birlikte eş dost, ahbap yaran… Hepsinden sayfalarca bahsetmek gerek aslında. Öylesine güzel insanlar.

Dört gün ne yapılır ne edilir Erzincan’da diye söylenmedim değil arkadaşlara. Daha önce böylesi bir geziye çıkıp Erzincan’ı gezmiş olanlar dört günün yetmeyeceği konusunda ısrarlıydı. Sabahın seherinde düştük Erzincan’a. Elli yıl önce halamı karşılayan dağlar karşıladı bizi.

Dağlar var dağlardan yüce, dağ mı dayanır bu güce…

Derdimi üç gün üç gece, söylerim bitmez yalınız…

Brastik’te bir köy evinde hazırlanmış kahvaltı masasının çevresinde birbirine hasret kuşlar gibi cıvıldayıp durduk. Herşey dostlarla güzel, her yer dostlarla vatan… Bin bir çeşit aristokrasi çağrıştıran Brastik, Erzincan ovasında bir köy. Derrida’mızın köyü… geniş bir meyve bahçesinin ortasında kırk yıllık bir dost şevkatiyle bizi saran küçük evde biraradayız.

Burası Yukarı Fırat Havzası… Orta Anadolu bozkırının sınırını oluşturan dağların arasından ırılıp akan sular, çaylar, dereler, ırmaklar birbirine bu diyarda el verir, birleşir Fırat suyu olur. Dağların yükseldiği diyardan başlayıp güneydeki çöllere merhamet gözyaşları gibi akar. Bu diyara yağan her damla yağmur, düşen her kar tanesi çöle rahmet olup ulaşır. Başını taştan taşa vurup akar, aktığı diyarlarda rahneler bırakır, hayat verir, can verir.

Burası Doğu’nun kapısı… elele vermiş dağların arasında doğudan ya da batıdan, güneyden ya da kuzeyden gelip yol arayan kadim çağın seyyahları işte buradaki geniş düzlükte doyar, dinlenir ve yollarına devam ederlerdi.

‘Vardım Hind eline kumaş getirdim…

Açtım bedestanı sattım oturdum.

Sen benim başıma neler getirdin…

Ben senin kahrını çekemem gönül…

Çölde değilse de dağların arasında bir vahadır Erzincan. Bu sebeple arz sarsıp yıktıkça insan eli yeniden şehir kurmuş bu diyara.

Toprak kadim ama şehir değil… Çağlar boyunca yer değiştirmiş, kah yamaca sırt vermiş, kah ovaya dağılmış ama her seferinde sarsılmış, yıkılmış. Her seferinde ovanın içinde bir başka tarafa taşınmış şehir. Öyle ki Paşa Hamamının dışında son üç beş asrına şahitlik eden bir yapı kalmamış.

Bin yıllık kayıtlara göre şehir hemen hemen her yüzyılda tamamen harap olacak şekilde yıkılmış. Ovanın büyük kıyameti olan 1939 Depremi’nden sonra yine düzlükte bir geçici şehir kurulmuş, kırk yıllık bu iskandan sonra yeni şehir 1,5 kilometre kuzeyde yeniden planlanmış. Ne ki insan aklı nisyan ile malul… bugün de şehir içinde doğanın bin yıllık tehdidine meydan okuyan çok katlı binalar yok değil.

Ovanın güney doğusunda Munzur Dağ silsilesinin uçlarından biri olan Ergan Dağına kurulmuş kayak tesislerinden bakıldığında ova dile gelip geçmişini anlatmaya başlıyor. Dağlar anlatıyor. Biz biz idik, biz idik… sıra sıra dizildik. zaman değdi ezildik… Karşıda Keşiş Dağı yamacına kurulu Üzümlü beldesi, eski adı Cimin… Keşiş Dağı’nın ardı Çayırlı, daha ötesi Otlukbeli, daha ötesi Bayburt… Sağımızdaki dağların ovaya bakan yamacında Erzincan’ın gururu Girlevik Şelalesi. Girlevik’in ardında Pülümür. Doğuda uzanan dağların ardında başka dağlar, sonra yeniden dağlar ve yine dağlar… Fırat’ın bu dağların arasından yol bulduğu Sansa Boğazı’ndan sonra Erzurum. Ovayı seyrettiğimiz dağın arkası Munzur Milli Parkı.

Ergan Dağı’ndan seyrettiğimiz diyarlara doğru yolculuk başlıyor. Yaylabaşı, ucundan kıyısından öyküsünü bildiğim bir diyar. Bir asır önce bu diyara Uzunyayla’dan bir gelin geldi. Kenetler’in kızı… Tanrı ona oğul kız bahşetmeyince yeğenlerini çağırdı yanına. Yıllarca bu beldede belediye başkanlığı yapan Soner Genel o aileden. At sevgisiyle, renkli kişiliğiyle tanınan tirendaz kaymakam Fatih Genel o aileden.

Grilevik Şelalesi adından bahsedilmeyi hak eden bir doğa harikası. Munzur’a yağan kar yağmur bu bölgede kaynayıp çağıldıyor. Sular birleşip üç kademeli yükseltiden köpük köpük düşüyor.  Mevsim itibarıyla suyu azalmış olsa da hala görkemli. Şelalenin bulunduğu yer bir mesire alanı. Mesire alanında yüzü birbirine benzeyen insanlar. Yüzlerinde Anadolu okunan, Asya steplerinden, İran Platosundan izler taşıyan, sesi matemli, yüz çizgileri çileli, türküleri can diyen, dost diyen Ali diyen Alevi Türkmenler bunlar.

Girlevik’e giderken geçtiğimiz köyler gibi Girlevik de adeta terk edilmiş. Haneler bakımsız, hanümanlar boş ve harap. Anadolu’ya her gidişimde üzülerek izlediğim bir manzara bu. Anadolu’nun her yanı boşalıyor. Asya’dan kalkıp batıya doğru yola çıkan Türklerin yolculuğu devam ediyor sanki. Anadolu da bir güzergah olacak onlara. Bu millet bu topraklardan vaz geçmiş sanki. İrfanıyla, kültürüyle, her çeşit birikimiyle Anadolu’yu terk edip batıya doğru çekiliyor.

Girlevik’in sırt verdiği kayalık dağın ardı Pülümür… Kalbim oraya doğru atıyor. Şu mavi kayaların gölgesinden geçsek, vadiden akan suları izlesek sonra ‘Pülümür’e gitsek !’… Teklifime anlam veremiyor mihmandarlarım.

Pülümür, büyükbabamın babası Mehmet Halis Efendi’nin görev yaptığı onlarca diyardan birisi. 1896 ile 1899 yılları arasında Mehmet Halis Efendi önce Eğin’de sonra Pülümür’de Telgraf ve Posta Müdürlüğü görevinde bulundu. Orada vazife yaparken şehir merkezine su getirtip bir çeşme yaptırdığı, büyükbabamın 1960’lı yıllarda yaşlı bir adam iken onca yolu kat edip Pülümür’e gittiği ve babasının yaptırdığı çeşmeden su içip döndüğü, Halis Efendi’yi tanıyan bir kaç yaşlı bulup halleştiği anlatılırdı çocukluğumda.

Önümde uzanan ovayı benim için anlamlandıran bir kişiliktir Mehmet Halis Efendi. İstanbul’da bir Gümrük katibinin oğlu olarak doğdu. Selanikte, Varna’da, Rusçuk’ta telgraf memurluğu yaptı. Rumeli bozgununu yaşadı. Kırkından sonra doğuya tayin olundu. Pülümür, Eğin ve Erzurum merkezinde posta Müdürlüğü görevinde bulundu. 1916’da Ruslar’ın eline geçen Erzurum’u en son o terk etti. Şubat kışında kar altında Erzincan’a ulaştı. Burada bir şehit pilotun kimsesiz kalmış hanımını ikinci eş olarak nikahına aldı. Dönüş yoluna geçti, yazık ki ömrü İstanbul’a vasıl olmaya yetmedi.

Yüz yirmi sene sonra onun soyundan birisi olarak onun yürüdüğü yollarda yürüyüp onun yaptırdığı çeşmeyi bulmak ne hoş olurdu. Ama o kısacık yol tehlikeli olabilirmiş. Çok küçük bir ihtimal de olsa göze alınamazmış…

Üzdü bu beni. Yüz yirmi sene sonra o memleketi görmek belki fazlasıyla romantik bir istekti ama şu dağın ardındaki kasabaya gidememek son derece gerçek bir acıydı işte. Memleketimin ortası bu diyar… Yüz yirmi yıl önce büyükdedem görev yaptı orada, altmış sene önce büyükbabam ziyaret etti. Ben gidemezmişim. Tehlikeliymiş…

Ne çirkin bir oyuna mekan oldu Doğu Anadolu. Bin yıl birlikte yaşamış olmak, kanın kana karışmış olması bu toprakların insanını kardeş kılamadıysa neylemeli bilmem ki. Yola çıksam… Beni durdurup sorgulayacak olan teröriste ‘be hey boş kafalı… Sen yokken, baban yokken, deden yokken bu dağları aşıp gelmiş, sen dünyayla bağlantı kurasın diye burada imkansızlıklar içinde görev yapmış bir İstanbul çocuğunun torununun oğluyum ben. Yine der misin bu devlet bize bakmadı diye?’

Neyse… Üçkuşak sonra uzaktan izledim o dağları. Umarım benden sonraki kuşaklar pasaportla gelmek durumunda kalmaz…

Yola devam… Üzümlü ya da eski adıyla Cimin, üzümüyle meşhur bir diyar. Keşiş Dağı’nın güney yamacından ovayı izleyen dingin, durağan bir kasaba. Asmalı bir kahvede oturup soluklanıyoruz. Kahve tıklım tıklım… insanlar çoğunlukla yaşlı. Kahvenin civarında dükkanlar, arabalar… dükkanlarda kuruyemiş çuvalları, leblebi kokusu, kahve kokusu… İki yıl önce Ukrayna’dan bir kaç yüz kişilik Ahıska Türk’ü getirilip Üzümlü’deki toplu konutlara yerleştirilmiş. Akıllıca bir yerleşim örneği bu. Farklı bir etnisite değil, dil, diyalekt hemen hemen aynı. Ahıskalılar Bayburt’u, Erzincan’ı, Erzurum’u kapsayan bir kültür alanına aitler aslında. Keşke bu diyarda kalıcı olsalar. Keşke kök salsalar.

Cimin ile Erzincan arasındaki Ekşisu bölgesi kükürtlü ve sodalı, sıcak ve soğuk birbirinden farklı evsafta bir kaç çeşit yeraltı suyunun çıktığı bir mesire alanı… Erzincanlılar günü birlik bu mesire alanına gelip vakit geçiriyorlar. Bu kadar dar bir alanda bunca farklı suyun çıkması enteresan… Gönen Dağ Ilıcasında da bu durumla karşılaşmıştık. Aynı dağın yamacında hem ekşi, hem tatlı, hem sıcak hem de demir ihtiva eden soğuk su kaynakları bulunuyordu.

Kaplıcanın birbirinden farklı suları akıp sazlıkta buluşuyor. Ekşisu sazlığı Doğu Anadolu’daki önemli kuş cennetlerinden biri. Vakit olsa sabah burada uyansak, şafak vakti havalanan kuşları seyretsek… Akşam burada uyusak geceye şarkı söyleyen kuşları dinlesek…

Ovayı boydan boya geçen Karasu kıyısındaki tesiste akşam yemeği için oturuyoruz. Profesör Yücel Oğurlu ve Profesör Murat Nişancı’nın çevresinde geç saate dek sürecek sohbet başlıyor. Yurt ve ötesi… kültür ve gelecek… sükun ve terör… kalkınmışlık ve gerilik…

. . .

Kemah… Ovanın güneye açıldığı vadide büklüm büklüm uzayan yol bizi en az dört bin yıllık bir yerleşim yeri olan Kemah’a ulaştırıyor. Soyunu Kemah’a dayandıran bir çok insan tanımış olmaktan ötürü büyücek bir yer bekliyorum. Fakat Kemah binlerce yıllık tarihi bekleyen bir kaç bin kişinin yurdu artık. Göç bu memleketin kaderi. Yurdunda bey paşa olan insanlar batıda kendilerine küçük hayatlar kurmuşlar. Memleketteki evlerini yaşlılar bekliyor. Yaşayıp öğrendiğini torunlarına anlatamayan yaşlılar… Kültür göçle birlikte kesintiye uğruyor. Anadolu irfanının en önemli merkezlerinden biri olan bu topraklarda güneş, su ile birlikte dili, kültürü, şarkıları türküleri, atasözlerini, deyişleri, semahları da buharlaştırıyor. Batının metropollerinde içi alınmış balıklara dönüyor Anadolu çocukları. Eskisi gibi kalamıyorlar, yeni bir şey olamıyorlar.

Kasaba içinde küçük bir dükkanda kahvaltı yapıyoruz. Üç yandan sarp yükselti üzerine kurulu kale Hititlere mesken olmuş, Roma öncesi siyasi yapılanmalara merkezlik etmiş, Ermeni beyliklerine yurt olmuş, Sasanileri tanımış, Bizans idaresinde bulunmuş, VIII. Yüzyılda Müslümanlarca ele geçirilmiş, Mengüceklerin, Selçuklu’nun, İlhanlı’nın, Akkoyunlu’nun, Safevi’nin ve Osmanlı’nın toprağı olmuş. Adım başı tarih, adım başı geçmiş, adım başı yadigar.

İçinde harika ahşap işçiliği örnekleri barındıran Gülabi Bey Camii, Fırat’ın binlerce yıl içinde coşup şekillendirdiği kaya üzerine kurulu kalesi, kalenin altındaki erzak deposu, üzerindeki cami ve hamam yıkıntıları. Haneler, saraylar, türbeler, kümbetler… Tüm bu yıkıntıların üzerinde tarihin sessiz tanıkları tepeler, dağlar, vadiler… Durup ince şeyleri anlamak için vakti olsa insanların… Ne güzel bir turizm kenti olur burası. Ziyaret edeni çağlar ötesine götüren ne güzel bir yerleşim yeri olur.

Kemah’tan sonra yola devam ediyoruz. Solumuzdaki dağların ardı Ovacık, sağımız İliç. ‘Armudan şurası’ diyor Nişancı Hoca. ‘Armudan şurası’

‘Vogida’sını yitirmiş bir Mintzuri hüznü’ düşüyor ikimizin gönlüne. Bilmeseydik keşke. Okumak ne çok iş açtı başımıza. Kalbimize ne çok yare düşürdü. Ne çok üzüldük. Şen bir turist olarak gelip geçseydik şu çıplak dağlardan. Yüz yıl öncesinin acılarından bize ne.

Hagop Mintzuri’nin köyü idi Armudan. Mintzuri’nin genç eşi Vogida o ilk bahar sabahında köyünden çıkartıldıktan sonra bu yollardan geçti. Eteğinde çoluk çocuk, yanında yöresinde yaşlılar…

Binlerce yıllık kardeşlerimizdi onlar. Menzile ulaşamayacakları biz yolculuğa çıkartıldılar. Onlar çıktıktan sonra bu topraklar bize küstü belki. Asker vuran, polis öldüren, sivile kurşun sıkan, yol kesen haydut takımı tarafından tehdit edilir oldu. Oysa bu toprakların çocuğuydu onlar. Adları Türkmen, Kürt, Alevi, Sünni, Ermeni, Süryani… Yüzüne bakınca birbirinden ayrılmayan… hepsi bizim çocuklar…

Ah politika, ah…

. . .

Kemah’tan çıktığımız yol yaklaşık iki saat sonra akıl uçurucu bir güzergaha dönüşüyor. Solumuz kaya, sağımızda derin, çok derin bir vadinin içinden geçen Fırat… Karanlık Kanyon’dayız. Türkiye’de değil Peru’da olsa bütün dünya haberdar olurdu bu manzaradan. Turlar düzenlenirdi dünyanın bir yanından, insanlar çocuklarına bu diyarın adını verirlerdi. Kanyon boyunca yer yer bir tek arabanın güçlükle geçebileceği ölçüde daralan yol bir şiirin içinden geçiyor. Biz o şiirin içindeyiz yüreğimiz ağzımızda… Yer yer uzun tüneller, yol kenarında seyrangahlar, güneşin kızdırdığı kayaların arasında dağ keçileri. İbadet edercesine huşu ile geçiyoruz bu manzaranın içinden.

Yolu bunca güzel olan bir memleket kim bilir nice güzeldir… derken görüyoruz uzaktan.

. . .

Eğin dedikleri ölem, küçük bir şehir

Ana ben cahilem çekemem kahır

Eğin dedikleri küçük bir şehir ama ciltler dolusu kitaba sığmaz. Bunca mı güzel olur bir diyar. Su kayaya bunca mı yakışır, mimari bunca mı uyumlu olur coğrafyaya, yeşil bunca mı şiire dönüşür, insan bunca mı yakışır memleketine. Yollarından ığıl ığıl dereler akan, asırlık konaklarıyla vadiye bakan, tertemiz, şirin bir mekan… Eğin dedikleri ‘ölem’ demeden anlatılmayan… Eğin dedikleri… Eğin dedikleri…

Eğin ya da yeni adıyla Kemaliye gelip geçtiğimiz beldeler gibi terk edilmiş değil. Küçük ama canlı. Sokaklarından o şehre ait olduğu anlaşılan insanlar gelip geçiyor. Sokaktaki çocuklar, esnaf, yoldan geçen yaşlı kadınlar… hepsinde işte o Anadolu güzellemelerinde anlatılıp duran özgünlük var. İnsanlarda daha zarif yüz çigileri, dillerinde daha tatlı bir eda.

Şıkır şıkır dut ağaçları, ceviz, badem… Kapı kanatlarına nakışlar döktürülmüş ahşap konaklar, üzerinde yapım yıllarını gösteren kitabeler, bin yıllık merdivenler, peynir gibi oyulup şekillendirilmiş mermerler, kuytu harem bahçelerinden çağıldayarak akan soğuk sular, bir sükunet, bir dinginlik, bir dinlenmişlik…

Sokaklarda gezerken yüz yirmi yıl öncenin içine düşüyorum yeniden. Duvarında yüz elli yıl önce yapıldığı yazan şu konağın kapı tokmağına büyük dedem Halis Efendi’nin eli değmiş midir. Bu çeşmeden su içmiş, şu yoldan geçmiş midir? O basamakta durup soluklanmış mıdır? Dahası burada görev yaptığı iki yıl içinde benim Silivri’de komşum olan Süleyman beyin dedesiyle komşuluk etmiş midir?

‘Hayat tanrının şakasıdır’ der Çerkesler. ‘Tanrı şakayı sever.’

Çıkmasak buradan bir süre. Bir kaç gün kalsak. Unuttuklarımızı hatırlasak…

Bunca güzel bir diyar nasıl terk edilmiş yüzlerce yıldır. Gençler bu cennet bağları, geniş avlulu konakları bırakıp istanbul’a savrulmuşlar. Yüzlerce yıldır bu toprakların insanı nasıl gurbetçi olmuş… Pervaza beyaz dirseklerini dayayıp ufka bakan yavuklularını bırakıp aylarca yıllarca gelmemişler.

Girdiğimiz lokanta duvarına asılı bir levha içinde gördüğüm mani işte o dirseğine kadar sıvalı beyaz kolunu pervaza dayayıp sevdiğinin yolunu gözleyen gelinciğe söylenmişti belli ki,

‘Söyleyin Koçan’a bu yıl akmasın

Akıp akıp yüreğimi yakmasın

Benden selam söylen nazlı yarime

Bu yıl da gelemem yola bakmasın…’

Eğin böyle bir yer… Bir sürü kitaptan okunmuş onlarca, belki yüzlerce pasaj yığılıyor zihnime… tanımış olduğum onca insan… Çocukluğumda pazariçinde esnaflık eden Mahmut Ertürk Amca, iş arkadaşım Semral Kocaman, müvekkiller, okul arkadaşları, komşum Süleyman Bey… Ne çok insan terk etmiş bu diyarı. Ne çok insan küsüp gitmiş.

Bir terastan izliyoruz Kemaliye’yi. Karşı sırt Abdülkadir Duru’nun evi… Hani şu rahmetli amcamla mektuplaşmalarını gördüğüm Abdülkadir Duru… Sanayinin şehirleşmenin toprağa değil kayaya yapılması gerektiğini anlatan, yurdun her karış toprağını kıskanan, bugünkü şehircilik sorunlarımızı yıllar öncesinden görmüş olan garip adam… Çok şey sığdırdı hayatına… Alışılagelmiş doğrulara uymayan herkes gibi, uzağı gören herkes gibi dışlanmış bir adam… Fransız olsa bizim memleketten binlerce takipçi edinirdi, Amerikalı olsa benimsenirdi… Ama o Eğin’in Apçağa köyündendi.

Apçağa’ya gidelim… Hani ‘gitmesek de gelmesek de bizim olan o köy’e’ Uğruna şiir yazılan Apçağa… Ulu ceviz ağaçlarının altında görünmez olmuş Apçağa… Kahvesi tenha, kendisi için yazılmış şiiri okuyup da gitmeyen, gelmeyen herkese küsmüş Apçağa…

Kahvehanenin önündeyim. Yüzünü gözünü tanıdık bildik insanlara benzettiğim köylüler gelip geçiyor önümden. Bir yaşlı amca küçük beyaz bir elma uzatıyor. İçi kumkum… kekremsi bir tadı var. Baskın bir kokusu… Ben Apçağa adını duyunca bu koku gelecek aklıma. Bu kekremsi tat… Bir de Tecer’in şiiri…

‘Orda bir köy var uzakta… gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür.’

. . .

Günü gününe gidip gördüğüm yerleri başlıklar halinde yazmaya çalışırım aslında ama Erzincan gezisi öyle yoğun oldu ki neyi ne zaman yaptığımızı, nereye ne zaman gittiğimizin sırasını karıştırmış olabilirim.

Refahiye yolculuğu Erzincan seyahatimizin son gününden bir gün önce… Sabah erken saatte yola çıktık. Kahvaltıyı Refahiye’de yapacağız. Bu isim aklımda daha çok bozkırı, daha çok düzlüğü çağrıştırıyor nedense. Erzincan ovasından batıya açılan boğaza doğru ilerliyoruz. Solumuzda Lerdüsü… Yeni adı Tandırlı. Burası benim can dostum, kadim dostum, sevgili yastığım Ressam Önder Polat’ın köyü. Solumuzda kalan yamaçta, yüksekçe bir yere kurulu. ‘Turnalar Ali’mi görmediniz mi?’ Yastığım bu diyarı hiç görmedi. Salacak’ta bir eski zaman konağında doğdu. İstanbul’da büyüdü, Taşkışla binasında okudu. Ama onun arı duru mayası bu topraktan. Ali’den onun mayası, Pir Sultan’dan, Aşık Veysel’den, sazdan, sadakatten, duruluktan, kavilden…

Gittikçe yeşeren, gittikçe ağaçları sıklaşan bir yolun sonunda Refahiye. Hiç de düşündüğüm gibi çorak ve çıplak değil. Dağlar arasında şirin bir diyar. Durmuyoruz, yola devam ediyoruz… dağlara doğru sarmal bir şekilde uzanan yolda, Karadeniz köylerini andıran yerleşim yerlerinden geçtikten sonra ‘Çengerli Yaylasındayız’

2711 metre rakımda bizi ulu ağaçların altına kurulu masaların çevresinde insanlar bekliyor. Bir köşede hanımlar yufka açıp sıcak ekmek hazırlıyorlar. Semaverler tütüyor. Bal, peynir ve saç üzerinde hazırlanmış kimisi içli kimisi sade incecik ekmekten oluşan harika bir kahvaltıdan sonra masaları cevirip Yayla Akademisinin ilk dersine başlıyoruz.

Türlü çeşit insan var, ben en çok bilenleri seviyorum.

Tahir Doğan Şahin, Malatya İnönü Üniversitesinden emekli olmuş bir öğretim üyesi. Bu yaylanın altında Çengerli Köyünde dünyaya gelmiş. Çeşitli üniversitelerde görev yapmış, evlenmiş, üç çocuk sahibi olmuş. İnönü Üniversitesinden emekli olduktan sonra eşini, kitaplarını, altmış yaşına dek biriktirdiği ışığını yanına alıp köyüne dönmüş. Munzur’a bakan zevkli bir evin içini 20.000 kitap ile doldurmuş. Akademik çalışmalarını buradan sürdürüyor.

‘Derdi olan neylesin? Derdi neyse söylesin…’ Sözü söyleyecek kişi öncelikle bir samimi dinleyiciye gerek duyar. Tahir Hoca’nın samimi dinleyenleri var ama dahası sesi öteye gitsin, sesine ses katılsın ister. Dünyayı gezip dolaştıktan sonra yaşlanıp yanında yirmi bin kitapla birlikte köyüne dönen bu bilmiş adamı dinlemek köylüleri için büyük bir keyif olmalı ama hoca derdini bir şekilde dışarıya aktarmak, köyünün yaylasının dışına da ses duyurmak ihtiyacı duyuyor. Köye döndüğü süre içinde boş durmamış, Değme ülkenin sahip olmadığı cinsten hacimli, ayrıntılı kocaman bir Erzincan kitabı yazmış. ‘Yukarı Ülke’nin Kadim Cenneti – Erzincan.’ Kitabın içeriği bir ömre nasıl sığdığına hayret ettirecek kadar zengin. Tahir Hoca Erzincan’ın dört bin yıllık tarihine şahit. Tahir Hoca bilmenin sefasını süren, bilgiden beslenen önemli bir değer.

Bu yaylada akademik toplantılar yapılması düşüncesi ona ait kapsamlı bir projenin parçası. Projenin adı ‘Üçler Vadisi Projesi’ Refahiye İlçesi Kurtlutepe, Gülen Havzası; Doğal Hayatın ve Geleneksel Yapının Korunması Temelinde bir Kırsal kalkınma Modeli adıyla Kaymakamlığa sunulmuş. Proje Erzincan’ın batısındaki geniş bir kırsal alanın doğal, ekolojik, toplumsal, geleneksel ve tarihi dokusuna ilişkin bir çok alt proje barındırıyor. Göçün boşalttığı, devletin unuttuğu, terk edilen yerleşim yerlerini otun ağacın sardığı bu muhteşem coğrafyanın insan eliyle ihyasını amaçlayan bir düşünce… Üstelik ‘bilen el’ tarafından hazırlanmış, en ince ayrıntısına kadar işlenmiş, zamana yayılmış, bir ömre teselli olabilecek kadar önemli bir proje. Proje kapsamında bölgenin coğrafi özellikleri, iklimi, faunası, florası, demografik yapısı, ekonomik rezervleri, tarihsel ve kültürel envanteri, turizm ve ticari potansiyeli irdelenmiş. Bu proje kapsamında her yılın Temmuz ayı, ağustos başı aralığında Tahir Doğan Şahin Hoca’nın köyünün sakinleri projelerini anlatıp fikri desteklerini talep etmek üzere memleketin çeşitli yerlerinden insanları köylerine davet etme, yaylalarında ağırlama kararı almışlar.

Biz bu davet kapsamında Erzincan’dan mihmandarımız olan hocalarla, yazarlarla birlikte Çengerli yaylasına çıktık. Hani yaylalara eğlenmek için çıkıldığını duyardık. İlk kez bilgilenmek, bilgi paylaşımında bulunmak ve bu topraklara neler katılabileceğini sorgulamak üzere çıkmak bize kısmet oldu.

Konuştuk… Terk edilen bu güzel coğrafyaların içinde bulunduğumuz zamanla nasıl barıştırılacağını, kültürel sürekliliğin nasıl sağlanacağını, cömert doğadan onu hırpalamadan nasıl istifade edileceğini, bu topraklara nelerin katılabileceğini. Konuştuk ama bitiremedik…

Sonra yollara düştük. Benim için bir ilkti bu. 2700 rakımlı tepelerde yürümek, dağ pınarlarından su içmek, yüzyıllar önce üstüste konmuş taşlara değmek, ağaçlara yaslanmak, dağ bitkilerinin kokusunu içime çekmek… bir gün içinde bunca doğa etkinliği yaptığımı hatırlamıyorum.

Bir dahaki seneye daha donanımlı, daha hazırlıklı, daha bilinçli bir katılım sağlama sözü ile ayrıldık Çengerli yaylasından. Biz yayladan uzaklaşırken türküler döküldü zihnime.

‘Nasip olsa yine çıksam yaylaya… Doya doya baksam suna boyluya…’

. . .

Ve yaz bitti… Ne güzel dostlar bıraktı bize, ne hoş hatıralar… Giderken Bayram’ımı alıp götürmeseydi. Beni böyle tenha, böyle yalnız bırakmasaydı bu sonbaharda. Ayağımdan bağlı iken bir koca dağa kalbime zincirler vurmasaydı…

Manisa’nın Kırkağaç’ında bir kamyon motosiklete çarptı. Benim cahilime çarptı. Benim gençliğime… Gecenin dördünde bir cenaze nakil aracına sarılıp sağladık, ağladık…

Yaz bitmiş, sarı yapraklar düşmüştü… Nemli toprağa koydum Bayram’ımı… Kefenini gözyaşlarımla ıslattım.

Oysa ne güzel bir yazdı…

Bayram’ımı almasaydı.   

Ayağından zincirli bir adamdım ben…

Yorum Ekleyin

1 thought on “BU YAZA DAİR”

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir