Çerkesler Cephesinden Demokratik Açılım

            Çerkesler bu coğrafyanın kadim komşuları olmakla birlikte onlar asılında kitlesel olarak 1864 göçü ile birlikte Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağılmış insanların torunları. Adına Çerkes denilip işin içinden çıkılsa da aslında birkaç farklı dil ve lehçe ile konuşan, geçmişte Kuzey Kafkas coğrafyasında yan yana yaşamakla birlikte ortak dil geliştirememiş halklardan oluşan bir grup. Onları aynı ad altında birleştiren temel değer yaşadıkları trajik göç, büyük ölçüde ortak kültürel motifler ve büyük ölçüde ortak özellikler taşıyan tarihi maceraları.

            Onlar her ne kadar şimdiye dek ülke içinde ayrı bir etnik grup olarak ileri çıkmamaya özen gösterse de şimdiye dek Çerkes adı sıklıkla politik amaçlı telaffuz edildi. Bu ad telaffuz edilirken onların ne düşündüğü ise hiç kimseyi ilgilendirmedi. ‘Çerkes’ sıfatı, yakın tarihte tasvip edilmeyen kişileri tanımlamak amaçlı kullanılırken kahramanları niteleyen bir sıfat olarak kullanılmamasına dikkat edildi. Etnik tanımlama olarak kullanılmadı, dansları, oyunları bile hiç ilgisi olmayan bir coğrafyaya mal edildi. Bu sebeple Çerkesler bir konuğun ikircikliği ile oturdular hep. Yurt başka tarafta kalmıştı, kendileri başka tarafta. Arkalarında son derece görkemli kültürleri, hazin bir geçmişle hatırladıkları anayurt vardı, önlerinde yüz elli yıldır yaşadıkları yeni yurtları, orada tesis ettikleri akrabalıklar, benimsedikleri topraklar… Kültürel ve etnik çözülme bu yönüyle doğaldı. Şehirleşme ile birlikte aristokrasi temelli gelenekleri, farklı dilleri ve renkli kültürleri yok olmaya başladı.  

Bu sebeple dillendirilmeye başladığı ilk anlardan itibaren Demokratik Açılım argümanının devletçi, barışçıl, yaşadığı toprakları seven ve asla bölücü bir tavır içerisinde olmayan Çerkesler cephesinde nasıl bir tepki uyandıracağı merak konusu idi. Bu söylemin öncesinde devlet televizyonunda Kürtçe, Boşnakça ve Arapça yayının yanında Çerkesçe yayın yapılması Çerkesler cephesinde ciddi bir heyecanla karşılaşmamıştı. Hatta hiçbir reaksiyonun olmadığını söylemek iddialı bir laf olmaz. Bu durum, bir kısım Çerkes aydınları arasında Çerkes dillerinin Türkiye’de iletişim dili olmaktan tamamen çıktığı yönünde bir endişe de uyandırmıştı. Dil ve Kültür anayurt Kafkasya’daki cumhuriyetlerde bütün canlılığıyla yaşatılırken Fetgerey Mehmet’in 1926’da yazdığı öngörüde olduğu üzere Türkiye’de yok olup gitmiş miydi?

            Mevcut zan aksi yönde… Veriler bilimsel olmasa da kabaca şu şekilde sıralanabilir. Çerkesler Türkiye’de yaşayan gruplar içinde en aktif, en dışa dönük, en ciddi entelektüel birikime sahip olanı. Politik ve sivil yaşamda etnik kimlikleri ile varlıkları çok belli olmasa da çok sayıda yetişmiş insana sahipler. Yine etnik kimlik belli olmasa da sanatta, bürokraside, askeriyede, politikada etkin bir konumdalar. Yurt dışındaki diasporik yapılanmalarla ilişki içinde olmaları onlara bir çok avantaj sağlıyor. Ülkenin genelini ilgilendiren toplumsal sorunların çoğuna hala büyük ölçüde yabancılar fakat devletle barışıklar. Anadolu kırsalındaki yerleşim yerleri yaşamaya elverişli topraklar üzerine kurulu, köy yaşantısı içinde daha disipline bir görünüm arz ediyorlar ve komşuları tarafından seviliyorlar. Özellikle batıya yerleşenler iyi ekonomik imkanlara sahip. Kriminal veriler son derece düşük. Eğitim seviyesi Türkiye ortalamasının hayli üzerinde, yeniliklere, gelişmelere son derece açık insanlar görünümündeler. 

Reel değerlendirmeler yapıldığında durumun aslında çok da iç açıcı olmadığı görülüyor. Bahsedilen tüm olumlu özelliklere rağmen Çerkeslerin bu ülkedeki varlığı son derece bireysel özellikler gösteriyor. Tüm ihtişamlı sanrılara ve söylentilere rağmen Türkiye’de artık sosyolojik manada bir Çerkes topluluğunun var olup olmadığı aslında tartışma konusu edilebilir. Sosyoloji Bilimi, topluluğu çok farklı niteliklerle tarif ediyor. Ortak bir geçmiş, aynı melodilerle dans etmek, geçmişe dair kırık dökük bazı hatıralar bir topluluğu tanımlamaya yetmiyor. Bununla birlikte kültürünü yaşatmaya çalışan fertler ve küçük cemaatler mevcut. Onların varlığı ortak bir sivil ya da politik yapı oluşturamayan Çerkeslerin etnik bir azınlık olarak değerlendirilmesine yetmiyor. Var olan kitle daha çok folklorik bir grup olarak değerlendirilebilir fakat azınlık tarifine uymuyorlar.

Çerkes halkının yüz elli yıldır yaşadığı bu topraklarda ne ölçüde çözüldüğüne dair bilimsel veriler de mevcut değil. Türkiye’de son derece dağınık bir şekilde yaşıyorlar, sayıları konusunda ileri sürülen tahminler 250 bin ile beş milyon arasında değişmekte. Köy nüfusu hakkında yaklaşık bir fikir edinmek mümkünken şimdiye dek yapılmış ciddi bir bilimsel çalışma da yok. Yüz elli yıl önce yerleştikleri Anadolu’nun bir çok yerinde artık bir zamanlar Çerkeslerin yaşadığı köyler var. Hızlı bir şekilde kent yaşamına ayak uyduran Çerkesler arasında dil, örf, tarih bilinci gibi değerleri yaşatan kitlenin sayıca çok fazla olmadığını söylemek kehanet olmaz. Anadilini konuşabilen kuşak kırk yaşın üzerinde olduğu için her geçen gün dile, kültüre ait motifler eksiliyor. Çerkes olmanın gururu yeni kuşaklara aktarılırken dil konusunda bu derece hassasiyet gösterilemiyor.

Gelenekleri ve kompleks sosyal yapıları sebebiyle Doğu toplumlarında olduğu ölçüde hızlı bir demografik artışın gözlemlenemediği Çerkesler, sürüldükleri yabancı coğrafyada şimdiye dek bu ölçüde kendilerini korunmayı becerdiler fakat bundan sonrası için kültür ve dilleri ile birlikte var olmaları ancak özel çaba ve pozitif katkılarla mümkün. Çünkü tarih içinde yüzlerce etnik grup, halk ve medeniyeti yutup dönüştüren Anadolu bozkırının Çerkeslerin farklı renklerine yüz yıl daha tahammül göstermesi pek de olası görünmüyor. 

Oysa kültür insanlığın ortak malıdır ve dil onun taşıyıcısıdır. Dil var oldukça kültür işlenir ve her kültür insanlığın farklı bir değerini oluşturur. Çerkes kültürü yüz yıldır yaşadığı ve kaderinde rol oynadığı bu topraklarda yaşamayı, yaşatılmayı hak etmektedir. Çerkes kültürünün renkleri Anadolu’nun toprak rengi çehresine güneş parıltısı vermiştir, duruşuna delişmenlik katmıştır, isyanına ortak olmuştur, savaşına ortak olmuştur.

. . .

Demokratik yeniden yapılanma sürecinde Çerkeslerin nabzını tutmaya çalışan aydınlar onların haklı çekincelerini, suskunluklarını ve beklentilerini olabildiğince açıklıkla anlamıştır. Çerkes halkı bu topraklarla ne derece bütünleştiğinin farkındadır. Aslında açıklıkla dile getiremeseler de Anayurt Kafkasya’ya kitlesel bir geri dönüşün gerçekleşemeyeceğini, bunun ütopik bir düşünce olduğunu kabullenmiş durumdalar. Bununla birlikte Anadolu bozkırında yüz elli yıldır sakladıkları kültürleri ve değerleri onlar için kutsaldır. Kültür yaşatılırsa bu topraklar anlamlanacaktır, bu ülke renklenecektir. Bunun nasıl olacağı sorusunun kat’i cevabını onlar da verememektedir.

Çerkeslerin daha demokratik bir ülke için katkı sunmaya hazır olmakla birlikte somut bir talepte bulunma konusunda isteksiz oldukları gözlemleniyor. Taleplerin nasıl karşılanacağı endişesinden ziyade, alınan demokratik hakları kullanıp kullanamayacakları, bu açılım rüzgarı ile kültürlerini ihya etmeyi becerip beceremeyecekleri konusunda endişeleri mevcut. Çerkesçe eğitim imkanı sunulsa ne ölçüde ilgi görür, yoksa yarım saatlik televizyon yayını gibi birkaç kişiyi ilgilendiren bir olgu olarak mı kalır? Türkiye’de farklı bölgelerde yaşayan ve farklı lehçeler kullanan Çerkeslerin tamamına hitap edecek bir televizyon yayını yapılmasının zorluklar içermesinin yanında teveccüh görüp görmeyeceği de ayrı bir muamma. Çünkü Çerkeslerin de bu ülkedeki sayıları, varlıkları, etkileri ve güçleri hakkında kesin bir fikri bulunmamakta.

Anlaşılan o ki ülkede insanların kendisini özgürce ifade etmesinin önüne konulan engeller en çok Çerkes halkını kayba uğratmıştır.  

. . .

Bu karamsar tabloya rağmen sorumluluk hissiyle hareket edilmesi durumunda Türkiye’nin bu farklı kültürü ve insan zenginliğini koruyup geliştirmeye yönelik bir politika belirlemesi mümkündür. Unutulan her kelimenin insanlığın ortak hafızasının eksilmesi gerçeğinden yola çıkarak Çerkes Dillerinin kayıt altına alınıp yaşatılacağı bir araştırma merkezinin kurulması devlet için zor olmasa gerek. Kültürel envanterin tutulacağı böyle bir merkez, Çerkes halkının bu topraklardaki varlığının garantisi olacaktır.

Belirlenen bazı pilot bölgelerde Çerkes kültürünün yaşatılmasına yönelik çalışmalar yapılabilir. Anadilin işlenip öğretileceği bir ilkokul için Ürdün ve İsrail Çerkes Diasporasından örnek alınması mümkündür. Yine böyle bir pilot bölgede Çerkeslerin at kültürünün, mutfak kültürünün, tarım kültürünün ve el sanatlarının yaşatılmasına yönelik çalışmalar yapılabilir.

Gelinen noktada görünen o ki Türkiye’de varlığı gölgelere karışmış Çerkes halkının tüm bunları kendi gücü ile gerçekleştirebilecek imkanı bulunmamaktadır. Bu toprakların asli renklerinden olan, başımızı çevirdiğimiz her yerde tek tek gördüğümüz ama hiçbir yerde bir araya gelemeyecek olan Çerkeslerin talebi galiba bundan ibarettir.

           

Hulusi ÜSTÜN

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir