Demokratik Açılım ve Ulus Bilinci Üzerine Bir Röportaj. BÖLÜM 2

Bölüm – II –

Çerkes kimliğinin anavatan ve diasporada algılanışı konusunda nelerin üzerinde durmak gerekir sizce?

Aslında tanımı gittikçe zorlaşan bir kavram Çerkeslik. Ben geleneksel tanımdan yola çıkıyorum, Kuzey Kafkas Halklarını komşu halklar Çerkes adıyla tanımlıyorlar. Dünya tarihine bu isimle geçmişiz. Bu durumda Çerkes tanımı bir dilsel birliği yahut bir ulusal aidiyeti tarif etmekten ziyade bir kültürel birliği tarif etmektedir. Çerkes kuzey Kafkasyalı demektir. Bu çağdan sonra Kuzey Kafkasyalıların kendilerine yeni bir ulusal ad aramaları abesle iştigaldir. Mikronize olmaktan başka bir anlam taşımaz. Çerkes tanımı bir ulusal aidiyet değildir. Diasporada bu yaklaşım daha ciddi kabul görmekle birlikte Kafkasya’daki yaklaşımın farklı olduğunu da biliyoruz. Ana vatanda Adiğeler, Abhazlar, Çeçenler, Asetinler uluslaşma yolunda ciddi mesafe kat etmiş olmakla birlikte onları birbirinden ayıran unsurlardan daha ziyade birleştiren unsurlar vardır. Özellikle sosyalist dönemde Kafkas halklarının her birinin ayrı kimlik geliştirmesi yönünde bir politika izlendi. Bunun sonucu olarak birbirine etnik ve dilsel anlamda çok yakın halklar bile ayrı edebiyat geliştirdiler. İnguşlarla Çeçenleri, Adigelerle Kabardeyleri ve Karaçay Çerkesteki Çerkesleri birbirinden ayıran unsurun ne olduğunu kimsecikler bilmiyor. Oysa bu halkları birbirine bağlayan, birbirinin vazgeçilmezi kılan unsurlar sayılamayacak kadar fazla. Aslında diaspora, Kafkasyalı halkların müştereklerinin farkına varmalarını sağlayacak bir etki yapabilirdi. Yani Sosyalist dönem boyunca birbirinden farklılıkları ileri çıkartılmış olan Kafkas halklarının birbirleri ile var olan ortak yönlerini fark etmeleri konusunda çaba gösterilebilirdi. Fakat diaspora Kafkasya ile çok hazırlıksız bir şekilde yüzleşti. Temelde sadece siyasi ayrılıktan ibaret bir farklılığı Kafkasyalılık ruhuna uygun olarak kan davasına çevirdik. Ortak bir akılla hareket edilse idi aradan geçen yirmi yıl çok şeyi ihya edebilirdi. Bu konuda başarılı olamadığımız ortadadır.

Çerkes ulus hareketinin gelişim süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Sadece Çerkes ulusunun değil, tüm Asya’nın ve özelde İslam kavimlerinin uluslaşma süreci korkunç trajediler içermektedir. Her şeyden önce Ulus düşüncesinin Avrupa’da da çok eski olmadığını belirtmek gerek. Kaldı ki bu kavram Amerika’yı keşfeden ve kendisinin dışındaki dünya ile yüzleşen Avrupa’nın, Eski Yunan ve Eski Ahit geleneği üzerine bina ettiği bir kavramdır. Doğuya ait bir kavram olmadığı için de algılanışı farklı idi. Özelde İslam toplumları etnik farklılığı bir ayrışma vesilesi olarak görmüyordu, çünkü insanlar Müslim ve gayrimüslim olarak ikiye ayrılıyordu. Avrupa’nın algıladığı manada Ulus kavramının şekillenmesi İslam toplumlarını kaçınılmaz olarak son derece hırpalamıştır. İşte içinde bulunduğumuz şu çağda Kürt ulusu şekillendirilmeye çalışılırken ne büyük acılar çekildiğini yakinen görüyoruz. Bu acıdan her birimizin payına biraz düştü. Geçmişte soy bağı birbirini sevmenin gerekçesi olmakla birlikte aynı topraklarda yaşamanın gerekçesi değildi.

Kafkasya Rusya’nın istilasıyla karşılaştığında farklı etnik gruplar iç içe yaşıyordu. Din de bu coğrafya için kavga sebebi olmamıştı o güne dek.

Bununla birlikte Nart adlı ortak bir atadan geldiklerine dair mitoloji bilgisine sahip olan Kafkas halklarını uluslaştırmak, Osmanlı İmparatorluğunun bakıyesinden Türk milletini oluşturmak kadar zor olmamalıydı. Fakat istila çok zamansız gerçekleşmiş ve Kafkas Halklarını büyük ölçüde kırmıştır. Bu kırım Kafkas halklarının uluslaşması sürecini kesin bir şekilde inkıtaa uğratmıştır.

Hal böyle iken Ruslara karşı yürütülen savaş süresince Çerkes aydınlarının bu yönde bir çabaları olduğunu da görüyoruz. Savaş süresince Dağıstan ve Abhazya arasındaki hat tek savunma cephesi olarak örgütlenmeye çalışılmıştır. Özelde Adige ve Abhazlar tüm kabileleri temsil eden bir meclis oluşturma gayreti içine girmişlerdir. O devirde olup bitenler arşivlerde unutulduğu için ileri çıkan isimlere, söylenilip dinlenenlere dair bilgilerimiz son derece sınırlı. Bu konuda yapılacak bilimsel bir çalışmanın Çerkeslerin Ruslara karşı savaşırken dünyanın içinde bulunduğu durumdan haberdar olmadıkları yönündeki kanaati tersine çevireceği düşüncesindeyim. Zira sürgünün akabinde Çerkeslerin Türk siyasetinde ve sivil hayatında ciddi bir yer edinmeleri şunu gösteriyor ki Kafkas halkları sürgünden önce ciddi bir entelektüeliteye sahiptir.

Öncelikle şunu tekraren belirtmeli ki; Çerkes halkının uluslaşma sürecini inkıtaa uğratan bizatihi Rus istilasıdır. Bu istilanın ve hassaten Sosyalist devrimin ardından Kafkas halklarının uluslaşma yolunda attıkları adımları bu sebeple Rus hakimiyetinin sayesinde kazanılmış bir başarı olarak görmüyorum. Bilakis bu dönemde olup bitenler uluslaşma yönünde değil, mikronize olma, bölünme yönünde atılmış adımlardır.

Gerek sürgünde gerek anayurtta Çerkes halkı ciddi bir asimilasyon ve dönüşüm yaşadı. Diaspora’da ulus düşüncesinin gelişmesi için yapılmış çok ciddi çalışmalar olmakla birlikte bu çalışmalar o anki Kafkasya gerçeğinden haberdar olunamadığı için gerçekçi bir zemin üzerinde gelişemedi. Adeta farazi bir ulus ve kutsal kitaplarda anlatılan cennet tasvirlerini andıran bir anayurt imajı gelişti. Sovyetlerin yıkıntısının arkasından gördük ki aradan geçen birkaç kuşağın ömrü coğrafyayı da halkın nazarındaki vatan şuurunu da, millet kavramını da değiştirip yeni bir durum ortaya koymuş. Şu anda bizler bu yeni durumu hayalimizdeki sanrının üzerine uydurmaya çalışıyoruz, buna gücümüzün yetmediği yerde de susup mevcut hali kabullenmeyi tercih ediyoruz.

Evet iki denizin arasında tek halk olur anlayışının ütopikliğini kabullenmek ve bu kabulün yüreğimizde bıraktığı acıya tahammül etmekten başka çare yok. Kuzey Kafkasya zaman içinde birbirlerinin varlığını, yokluğunu, ayrılığını, müşterekliğini ve sınırlarını kabul edip bir arada yaşamak durumundadır. Bununla birlikte hala bir üst çatının inşa edilebileceğine dair ümitvarım.

Yüzlerce yıldır sıcak savaş ve çatışma alanı olan Kuzey Kafkasya coğrafyasında yaşayan halkların asgari müştereki nedir?

Tanrı bu halkları Kafkas coğrafyasında komşu kılmış, onlar da tarih içerisinde ortak bir kültür geliştirmişlerdir. Benim okuma ve incelemelerim neticesinde hasıl olan kanaat odur ki bu halkların ataları da ortaktır. Binlerce yıldır o bölgede yaşayan Karaçayı yahut Asetin’i bir başka coğrafyaya ait kılmaya çalışmak gerçekçi olmaz. Tıpkı bugün Türkiye’de yaşayan insanların tamamının atalarını Orta Asya’ya bağlamak kadar sakat bir söylemdir bu.

Yukarıda arz ettiğim üzere ayrılıkları değil, ortaklıkları konuşmak gerek. Çeçenya’daki yara Kafkasya’nın yarasıdır. Osetya da öyle, Abhazya da, Mengrelya da öyle. Eğer Kafkas halkları bu yaralar karşısında ortak bir tedavi yöntemi geliştiremiyorsa, yahut ortak bir tavır alamıyorsa bunun sebebinin Kafkasya’nın dışında aramak gerek. Evet bir tarafta Rusya’nın tasallutu, diğer tarafta Amerika’nın planları, diğer tarafta Türkiye, Ermenistan, İran… Bu güçlerin üzerine eğildikleri bir coğrafyada yedi aşçının birlikte yaptığı bir yemeği andıran tatsız tuzsuz bir tat ortaya çıkması gayet doğaldır.

Sorunuzda bahsettiğiniz oluşumlar öncelikle şunu kabul etmelidir ki bu halklar geçmişte birlikte yaşadılar gelecekte de birlikte yaşamaktan başka çareleri yoktur. Sürgünden önce Ruslar Çerkesleri toplu olarak Afganistan’a göndermeyi planlamıştı, Çeçen savaşı yıllarında çaresiz bir kadının “Keşke memleketi Madagaskar’a taşıyabilsek” dediğini işitmiştim. Bunlar muhal çarelerdir. Gerçekçi olan ise bu hakların birbirleri ile beraber yaşayacakları şuuruyla hareket etmektir.

Kafkasyalı olmak zemini bence bir arada çalışmaya, bir arada kalmaya yeter bir zemindir. Fakat işi açmaza sokan o ki Kafkasyalıların fikir fanatiği olması çok kolay, doğruya teslim olmak şeklinde bir anlayış geliştirmek ise çok zor..

Türkiye Kafkas halklarının ve diasporasının Çeçen direnişine ve Kafkasya özgürlük mücadelesine genelde bakışlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üzerinde saatlerce konuşulabilecek bir konu bu. Çeçen Özgürlük savaşı bizi gerçeklerle karşı karşıya getirdi. İlk kez Çeçenlerle 1990 yılında Burhan Felek’te karşılamıştım. Orada bir sürü Adiğe bu insanlarla Adiğece anlaşmaya çalışıyordu Konuklar da onları anlamıyorlardı.

Savaşın başlangıcında sadece Çerkeslerde değil Türkiye’nin tamamında nasıl bir heyecan olduğunu hatırlayınız. Her yer Çeçen bayrağı ile süslü idi. Memleketinden gelen her Çeçen karşılaştığı hüsnü kabüle şaşırıyordu. Tüm Türkiye Çeçendi o zamanlar. İstanbul tarihinin en büyük mitingi yapıldı, kalabalığın bir ucu Unkapanı’nda bir ucu Beşiktaş’ta idi, sokaklarda Çeçen bayrakları, üzerinde cihat yazan posterler…

Çeçen Mücadelesinin hem dünya Müslümanları, hem Türkiyeliler, hem diasporadaki Kafkasyalılar üzerinde sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir etkisi oldu. Müslümanlar özgürlük mücadelesi, terör ve cihat arasındaki farkı daha belirgin bir şekilde algıladı. Türkiyeliler uzun zamandır özledikleri cinsten kahramanlıklar gösteren bu küçük Kafkas halkının etnik olarak kendilerinden olmadığını, soydaşlık ilişkisinin dünya politikası geliştirmek için yeterli olmadığını anladı. Kafkas halkları ise bu halkları birbirinden ayıran silik çizgileri kabullenmek durumunda kaldılar. Resul Hamzatov’un dediği gibi küçük halklar büyük bıçakları olan devletlerin ağabeyliğini kabullendi daha çok.

Bu da anlaşılır bir durum zira Kafkas halkları geçmişte de bıçaklarını kullanarak düşmanlarına üstünlük sağlayamadılar. Çünkü tarih boyunca çok zorlu, çok güçlü düşmanlarla karşı karşıya idiler.

Bizim değerlendirmelerimiz dini yahut hissi dinamiklerle şekillenmiştir. Kimileri Kafkasya’da ne kadar çok Rus öldürülürse Tanrının bizden o kadar çok razı olacağını düşünüyor, kimileri ise görmedikleri, gitmedikleri ve gitmek istemedikleri ana yurtlarında tarihi bir rövanşın görülmekte olduğunu sanıyor. Gerçek öyle değil. Kafkasya’da bölgesel çatışmalar yolu ile hiç kimse bir şey kazanamaz. Kafkasya’nın ortak bir düşmana karşı tek vücut halinde cephe savaşı vermesi de mümkün değildir.

Ölen senin çocuğun olmadıkça bir savaşın taraftarı olmak güzel şey. İnsanlar bir at koşusunu izler gibi izliyorlar savaşı. Oysa savaş başka bir şey, tanıdığım onlarca insanın şehit olduğu haberini aldım, her birinin eksilmesi benim hayatımdan bir şeyleri eksiltti. Tabii ki Kafkasya’dan da çok şey eksildi. Savaş buradan görüldüğü gibi değil hasılı. Kafkasya’da cereyan eden savaşlar genel olarak Türkiyeli bir Çerkes’in birkaç yüz dolarına mal olurken o coğrafyada yaşayan insanların topyekun kaybına sebep olmaktadır. Dolayısıyla savaş buradan görüldüğü gibi değildir..

Dönüş projesine dair düşünceleriniz nelerdir? Anavatana geri dönüş Kuzey Kafkas halklarının geleceği açısından ne derece önemlidir?

Ben kitlesel bir dönüşe inanmıyorum. Bir buçuk asır önce yurdundan sürülmüş olan insanların torunlarının kitlesel dönüşü mevcut durum itibarıyle mümkün değildir. Realist değildir, bilimsel değildir.

Yok oluş ve hızlı asimilasyon karşısında Çerkeslerin geliştirdiği duygusal bir tepkidir dönüş. Duygusaldır, çünkü böylesine ciddi bir projenin temeli olabilecek sosyolojik ve ekonomik hiçbir inceleme yapılmamıştır. Bugün New York’ta yaşayan Agop adlı Ermeni’yi dedesinin memleketi olan Sivas’a, yahut Erivan’a döndürmek ne derece mümkün ise İstanbul’da yaşayan Ahmet adlı Çerkes’i beş kuşan önceki dedesinin yurdu olan Kafkasya’daki Habez’e döndürmek de o derece mümkündür.

Bu düşünce son derece romantik, son derece hissi bir yaklaşımdır.

Mümkün değildir, çünkü bir etnik grup, kendisine her hangi bir baskı olmadığı halde, can güvenliği tehlikesi baş göstermediği halde bir yerden bir başka yere kitlesel olarak taşınamaz.

Realist değildir, çünkü burada yüz elli yıldır yaşayan insanlar ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan kopmaz bağlarla bağlanmıştır yaşadıkları yerlere. Aradan geçen yüz elli yıl bizi yaşadığımız bu topraklara ait kılmıştır. Beş kuşağın mezarı vardır Anadolu köylerinde. Bir sürü hatıra, taraftarlıklar, davranış kalıpları, kültürel bağlar ve dahası akrabalık bağları vardır. Aradan geçen zaman, sürgün nesillerin anayurtları ile olan bağlarını gevşetmiş, bura ile olan bağlarını güçlendirmiştir. Kafkasya ile olan bağ, duygusal ve kültürel bir bağa indirgenmiştir. Bu insanlar anadillerini iletişim dili olarak kullanamamaktadır. Kafkasya’dakiler de bu insanları tam olarak kendilerinden görmemektedir. Türkiye’den dönüş yapana Türk, Suriye’den dönüş yapana Arap denmektedir. Anavatan’ın bu tarz bir dönüşü kaldırabilecek, hüsnü kabulle karşılayabilecek yapıya sahip olmadığını da biliyoruz.

Bilimsel değildir, çünkü tarihte böyle bir dönüşün örneği yoktur. Mevcut nüfusu tedricen de olsa aynı romantik saikle yerinden çıkartmak, bir başka yere yerleştirmek sosyolojik olarak gerekçelendirilemez. İsrail örneği bambaşka bir örnektir, Çerkeslerle örtüşemez. Çünkü İsrail toprakları Yahudiler için dinsel anlamda mukaddesti, çünkü Yahudiler farklı bir dine mensuptu, çünkü Yahudilerin yaşadıkları farklı coğrafyalarda can güvenliği yoktu, çünkü Yahudilerin dünyaya yön verecek ölçüde entelektüeliteleri vardı, çünkü Yahudiler dünya sermayesine yön verecek ölçüde zengindi.

Akli değildir, çünkü hiç kimse sahip olduğu ekonomik değerlerden, sosyal statüsünden, yaşadığı ve sevdiği kentten, akraba ve arkadaşlarından, anladığı dili konuşan insanların arasından hissi bir saikle ayrılıp daha kısıtlı ekonomik, sosyal ve kültürel imkanların olduğu, istikrar arz etmeyen bir çevreye gitmez.

Bununla birlikte anayurduna dönen insanların idealizmine saygı duyuyorum, onların idealizmi önünde eğiliyorum. Onlar son derece yürekli ve cesaretli insanlar. Her biri bir roman kahramanı olacak ölçüde zengin bir ruh dünyasına sahip. Keşke onların sayıları yüz binlerle ifade edilse.

Bireysel dönüşler sürecektir. Fakat sayıca hiçbir zaman dikkate alınır bir oran teşkil edemeyeceklerini düşünüyorum. Kitlesel bir dönüş gerçekleşemeyeceği için de dönenler anayurtta demografik, sosyal ve kültürel bir değişmeye sebep olamayacaklardır.

Birileri daha doğrusu şu aralar sadece bir kişi tarafından dayatıldığı üzere Dönüşçü olmak Çerkes olmanın zaruri şartlarından birisi değildir. Yok böyle bir anlayış… Onların arzu ettiği şekilde bir dönüş yeni sosyal problemlere sebep teşkil etmenin ötesinde bir sonuç sağlamaz. Böylesi bir platonik sevda yerine mümkün olan üzerinde anlaşılsa… Çerkes halkının yüz elli yıl önce verdiği ölüm kalım savaşından dünyanın haberi yok. Yaşanılan büyük sürgünden de… O sürgün ki Ermeni tehciri ile kıyaslanamaz ölçüde trajiktir. Bundan da dünyanın haberi yok… Örf adet hukukumuz, şövalyelik anlayışımız, kadın erkek ilişkilerimiz, çocuk yetiştirme usulümüz… Bunlar da dünyanın meçhulü. Keşke dönüş için sarfedilen gayret, Çerkes halkının varlığını, kültürünü, tarihini ve yaşadığı trajediyi dünyaya anlatmak konusunda gösterilse idi. Dünya bizden o kadar habersiz ki sesimizin ulaştığı yerdeki insanlar “siz de nereden çıktınız?” Tepkisini veriyor. Eğer kendimizi anlatabilse idik dünyaya, geçmişimizi konu eden bir film yapabilse idik, yahut birkaç edebiyat eseri ortaya koyup dünyaya okuttursa idik, oraya dönüş de anlamlı olurdu, burada kalış da…

Bölüm – III-

Ya Gürcistan… Gürcistan’ın bölgedeki yeri ve geleceğine dair neler söyleyebilirsiniz?

Şunu öncelikle belirtmek gerek ki Gürcistan tarih boyunca Kafkasya’daki en istikrarlı medeniyet bölgesi oldu. Dünyanın en karmaşık bölgesinde şu ya da bu şekilde kesintisiz bir şekilde varlığını sürdüren Gürcistan, Kafkasya’nın kalbi mesabesindedir. İslam coğrafyasının orta yerinde devlet olarak var olmak, Hıristiyan olarak varlığını sürdürmek, özgün bir alfabe, özgün bir mimari geliştirmiş olmak Gürcü halkının toplumsal dehasının kanıtıdır.

Gürcü devleti farklı dönemlerde konjonktürün gereği politikalarla ayakta kalmayı becerdi. Bizans, İran, Osmanlı, Rusya ile olan ilişkilerinde genel olarak varlığını tehlikeye atmayacak ilişkiler geliştirdi. Sosyalist dönemden sonra Gürcü siyasetinde olup bitenler Gürcülerin tarihi serüveninden haberdar olan birisi olmam sebebiyle beni çok ciddi şaşkınlığa düşürüyor.

Sürgünden sonra Kuzey Kafkasya’nın güç teşkil etmekten çıkması ve Osmanlı’nın bölgedeki etkinliğinin azalması üzerine Gürcistan farklı bir nüfuz geliştirme yoluna gitti. İran ve Osmanlı’nın güç yitirdiği bölgede Rusya’nın eli olmanın gereğini fazlası ile yerine getirdi ve bu sadakatinin karşılığını aldı. Kuzeydeki Svan, Asetin, Çeçen ve Lezgi toprakları ile güneydeki Çoruh vadisinde, Ahıska’da Gürcistan’ın lehine uygulamalar gerçekleştirildi.

Daha önceki dönemde Çoruh vadisi, hatta Otlu’ya kadar uzanan alanda Gürcü varlığı etkili idi fakat bu bölgenin kimliğinde din, etnisitenin önünde yer alıyordu. Aynı şekilde Gürcistan’ın her tarafında meskun Müslümanlar (Azeri, Terekeme, Mengrel, Laz, Hemşinli, Abhaz, Asetin, Lezgi ve sair Müslüman halklar) Hıristiyan Gürcülerle iç içe yaşıyorlardı. Tiflis’in içinde Müslüman mahalleleri, civarında Azeri köyleri vardı. İslam’ın bu bölgeye Anadolu’dan daha önce girdiğini unutmamak gerek. Bu sebeple homojen bir Kartvel varlığından bahsetmek mümkün değildi.

Öyle ki; İslam söylencelerinde Cuma günü camiye, Cumartesi günü havraya, Pazar günü kiliseye giden Gürcü krallarından bahsedilir. Şah Senem, Dede Korkut, Aşık Garip, Kerem ile Aslı gibi bir çok Türk kültür motifinin Gürcü coğrafyasıyla ilişkisi vardır, yahut doğrudan Gürcü coğrafyasına aittir.

Tıpkı Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye topraklarında Ermeni tehciri ve nüfus mübadelesi ile en azından dinsel anlamda homojen bir yapı oluşturulmaya çalışıldığı gibi Gürcistan topraklarında da en azından dinsel homojenliği sağlamak yönünde bir politika sürdürüldü.

Sorunun temel kırılma noktası dinsel farklılıktı. Geri çekilen Osmanlı ile birlikte Müslüman Gürcüler Batum bölgesinden Anadolu içlerine göçtüler. 1293 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında Ahıska, Borçka, Ahılkelek ve Tiflis içindeki Türkler, geri çekilen Osmanlı ordusu ile birlikte Anadolu’ya akarken Gürcistan ve Osmanlı arasındaki bağı da kopardılar. Bu nüfus hareketinin adının sürgün olmadığını biliyoruz.

Sosyalist dönem Gürcü topraklarında sadece Gürcülerin yaşamasını amaçlayan politikanın ivme kazandığı dönemdir. Abhazya’nın Gürcistan’a bağlanması, Osetya’nın bölünüp Gürcistan’a bırakılması sayıca küçük bu halkların uzun vadede Gürcistan içinde eritilmesini amaçlıyordu. Stalin döneminde Ahıska’da yaşayan Türklerin Asya’ya sürülmesi, Gürcistan’daki Müslüman Kürt, Hemşinli ve Lazlar’ın Asya içlerine dağıtılması bu anlayışın sonucudur. Bu politikalar neticesinde Gürcistan da Türkiye gibi tarih boyunca olmadığı ölçüde dinsel anlamda homojen oldu. Sosyalist dönem boyunca Gürcülerin tüm Sovyetleri bir arada tutan en önemli halk olmasının sebebi budur. Çıkardıkları siyaset ve sanat adamları nüfusları ile orantılandığında şaşırtacak ölçüde etkin olduklarını görüyoruz.

Gürcü topraklarının dinsel anlamda homojenleşmesinin Gürcistan’a neler kazandırdığını gördüğümüz gibi neler kaybettirdiğini de görüyoruz. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Homojen Gürcistan, bölgede dün olduğu kadar etkin değil fakat Amerikan politikalarının etkisine son derece açık. Bir de gözlemlenen en büyük eksiklik şu ki Gürcistan bulunduğu coğrafya ile farklılaşma yoluna girmiş bulunuyor. Kuzeydeki tarihi komşuları olan Asetin ve Abhaz halkı ile kan davasına düşmesi, Ermeni nüfuzuna karşı savunmasız hale gelmesi, öz kardeşi olan Acara ve Mengrellere karşı tutumu bu farklılaşmanın tezahürü.

Esasen tarih boyunca Gürcistan denince akla Kartvel halkı gelmedi. Kartvellerle birlikte Mengrel, Acara, Svan bunlar bunlar Gürcü dehasını ve Gürcü medeniyetini oluşturan temel taşları teşkil etti. Bu çeşitlilik Gürcistan’ın en önemli zenginliği ve alamet-i farikası idi.

Devletin bir gelenek olduğunu hatırlamak gerekir öncelikle. Gürcü halkı bu geleneğe sahiptir. Mingrel halkı, Müslüman Gürcüler, Svanlar, Kistinler dün olduğu gibi yarın da Gürcistan içinde yer alacaktır. Bu halkların bağımsız siyasi yapılar oluşturmalarını beklemek gerçekçi olmaz. Bu halkların geleceği güçlü bir Gürcistan’ın var olmasına bağlıdır. Bu sebeple belki bu bağlamda sizden farklı düşünüyor ve bu halkların varlığını Gürcistan’ın varlığına bağlıyorum. Tabii ki asimilasyonist politikaları olurlamadan. Tabii ki baskıyı, dönüştürmeyi olurlamadan… Güçlü bir Gürcistan, kuzey komşuları olan Çerkesler, Abhazlar, Çeçenler için olduğu gibi Gürcü halkının öz kardeşleri olan Mengreller ve diğer halklar için de varlık sigortası olarak görülmelidir. Tabii ki bu anlayış Gürcistan’ın şu anki yönetiminin anlayışı ile tesis edilemez.

Günümüzde Gürcistan’ın izlediği politika tarihiyle çelişecek bir düzleme akıyor.

Bununla birlikte Gürcü halkının birikimine, dehasına olan inancımı yitirmedim. Gürcistan geçmişte olduğu gibi gelecekte de Kafkas’ın kalbi olacaktır.

HULUSİ ÜSTÜN

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir