Dersaadette Ramazan

Nicedir kûşe-i uzlette emri Hakkı bekleyip zikr ü vird ile vakti mürur eyleyen bende-i fakirinize ziyaret lütfûnda bulunan birkaç âhîr zaman genci rica eyleyip dediler ki; ‘el yevm ber hayat olan en yaşlı İstanbullu olarak artık bu sükûneti terk ile bizlere devr-i şebâbınızdaki ramazanlar ve sair devrâna müteâllik hatıratınızı tahrir eyleyip nakletseniz okuyan kaarîler müstefit olurdu.’

Bu samimi arzu, benânında kalem tutacak kudret kalmamış bu fakiri şevke getirdi. Cevaben onlara dedim ki, ‘ madem siz vefa gösterip hâşâ Azrail’in nisyanına uğrayan bu yüz on yaşına merdiven dayamış âdem-i biakrânı ziyaret ile müşerref  eylediniz hatırınızı kırıp arzunuzu reddeylemek pek terbiyeli bir hâl olmasa gerek. Lakin lâklâkanın gûlgûlesine boğulmuş edebiyat âleminde bir simâ-i münevver olma iddiasındaki mevkutenizde bendenizin hatıratını neşreylerseniz lisanımı kim anlar, hatıratıma kim bahâ biçer, kim ibret ile gûş eyler. Ben ki zamanenin içinde bir kuzgun-u beyza misali dembedem ağarıp duran bir kocamış âdemim. Hem ben bir asırdan artık ömrüm içre bir kez dahi ahvâlimi tahrire yaklaşmadım. Onca zaman sukut edip de ahir ömrümde avaza durmak çi faide? ’

Israrları beni kabule cebreyleyince, ‘O halde ben arzedeyim ol devr-i sabıka dair hatıratımı, siz tahrir zahmetinde bulunun. Belki bu ahir zaman halkı içinde hikâyetimizi dinleyip âh edecek birkaç kul bulunur ki bu da gayretimizi bifaide ve nâfile olmaktan salâh eyler.’ Dedim.

Efendim, tevellüdüm İsevî takvime göre 1893’dür ki bu tarihi rahmete giden babam bir kelâm-ı şerif üzerine ‘ 13 Zilhice 1309 Hulusi’nin tevellüdü” diye düşmüştür. Dünyaya gözlerimi açtığım ev Şehzadebaşında Yeşiltulumba sokakta birbirine benzeyen ahşap binalardan biri idi ki 1921 tarihli yangında tüm Laleli ve Şehzadebaşıyla birlikte harîk olmuştur.

Nesebim, ailem ve âh ü vah ile yad eylediğim ömrüme dair hatıratımın tafsilatını bir başka sohbetin mevzuu olmak üzere tehir eyleyip mümeyyiz bulunduğum ilk senelere dair ramazan hatıratımıza rücû edecek olursak; o devirler bir başka seyyarede, bir başka şemsin ziyasıyla tenvir olunan bir başka aleme ait idi adeta. Vuzuh ile tahattur eylediğim ilk ramazanlar on yaşlarıma isabet ediyor.

Efendim ramazan denilen helecan ramazan hilaliyle başlamazdı o devirlerde. Mah-ı recepten evvel ramazanın sadası duyulur ve hanelerde tedarik başlar idi. Evvelen mah-ı mübarek’in geleceği hane nezih ve pâk olmalıdır ki gönüller o nezahet içinde itminan bulsun ve rıza-i bârîyi kazanmak için gayretkeş olsun. Bu maksada müteveccih hanenin dört kûşesi arap sabunu ile pak edilir, cümle hane halkının çamaşırı kül sularına yatırılır, çarşaflar, yatak takımları ak pak kılınırdı. Halaçlar çağırılır yatak içlerindeki yünler, yorgan içindeki tüğler dökülür temizlenir yıkanırdı. Kap kacak, sini, bardak külliyen kalaycılara verilir, pırıl pırıl parlatılırdı. Ahiren üç aylar içinde erzak teminine başlanır, tatlısı, tuzlusu ile kiler doldurulurdu. Hane halkı yeni kıyafetler almak üzere Kapalıçarşıya azm eder, kesesi kudretinde yeni esvap ile müzeyyen olunurdu.

Sade haneler değil, bütün Dersaadet’in sokaklarında, ticarethanelerinde, camii ve külliyelerinde bu hazırlıklar sürüp giderdi. Mahalle kahveleri silinip süpürülür, dükkanlar emvâl-i ticareti sergiler, numunelik mallar temaşaya çıkartılırdı. Tütüncü dükkanları Anadolu’dan Balkanlardan getirilmiş dilber saçı misali rayihalı sarı tütünleri kıyıp elvan kağıtlara koyup teşhir ederdi.

Camiler Ramazan boyunca kubbelerini tekbir ü salat ile çınlatacak cemaate hazırlanmak bâbından kandillerle tezyin olunur, mahyalar kurulur, kıymetli Mushaflar saklandıkları köşelerden çıkarıp cemaatin istifadesine arz edilirdi. Kur’an kıraati esnasında ruhaniyeti tefrik etmeye yardımcı olması içün ödağacı ve anber kabuğu yakılacak buhurdanlıklar temizlenip parlatılırdı. Mütekif kulların kalacağı bölmeler hassasiyetle tahsis edilir seccadeleri, tesbih ü mushafları hazır edilirdi.  Davudi ve Bilali bülbül avaz hafızlar, mevlidhanlar ramazanda kıraat etmek üzere derslerini tekrar eder, onlar da kudretleri nisabınca kılık kıyafetlerine çeki düzen verirlerdi.

Umumiyetle Ramazana hazırlık maksadıyla hâl-i sîyam ile salât ü kıyam ile geçen Şehr-i Recep ü Şaban, hilali gördük diyen râsıtların şahâdeti ile hitam bulur ve şehr-i ramazan başlar idi. İlk sahurla birlikte helecan ve huşu içinde dersaadet halkı bütün alem-i İslâm gibi gözünü, gönlünü, midesini dünyanın malâyani meşgalesine kapatırdı.

Ekseriyetle öğleye kadar uyuyan Dersaadette resmi daireler, müesseseler, mektepler ya tamamen kapalı yada muvakkaten hizmete açıktır. Umumi hayat ancak öğleden sonra başlar, fakat o da ancak birkaç saatlik dünya işinden ibarettir. Umumiyetle öğle namazının ardından Beyazıt’ta Maliye Nezareti – ki şimdilerde Eczacılık tedris edilir olduğunu duyduğum yerdir,-  ol mevkideki kağıtçı dükkanlarında oturulup gelip geçen temaşa eylenir. Bu esnada kağıt kalem, mürekkep, lâ’l ü rîk mürekkebi gibi meta satın alınırdı. Bu dükkanların mürg-ü muhabbet misali sahipleri binbir türlü etvâr ve şive ile müşterilerini eğlendirip vakit geçirirlerdi. Tütün tiryakileri olmadık latifelerle kızdırılırdı. Derler ki Ramazanda bu muhitte tütün sohbeti etmek sultan Murat’tan kalmış bir teamüldür.

İkindi namazını müteakiben iftara hazırlık başlar. Kimileri iftarda sofrasını şenlendirecek oruçlu mihman ararken, kimileri hane sahibesinin siparişini edinmek içün dükkan kapularını aşındırır.

Mâide-i iftar her hanenin kudretine göre birer darü’l tabak haline gelirdi. Herkes iftar sofrasını başkalarıyla paylaşmak içün araşır. Mesakin ve fukara, zengin sofralarına davet edilirdi. Rical ü kübera haneleri hususen iftar sofraları tezyin eylediği gibi sofraları kapıyı çalan herkese açık olurdu. Kapı önündeki kimse geri çevrilmez, hatta mihmansızlık hanelerin iftar şenliğini mütenakıs kılardı.

O sofralarda neler yoktu ki, şimdilerde hem adını hem tadını bilen hiç kimsenin kalmadığı taam ile doldurulurdu. Evvelen getirilen iftariyelik sinisi ki içinde beş çeşitten az olmamak üzere peynir, ahududusundan ayvasına kadar reçel, kuru incirden cevize kadar akla hayale gelmedik kuru yemiş, hem soğuk hem sıcak pastırma ile sucuk, çeşitli zeytinler, turşular, patlıcanlı, biberli salatalar bulunurdu. Saniyen ramazana has doyurucu çorbalar çıkarılırdı. Bu çorbalar şehir halkının sair zamanlarda şurb eylediği tarhana, mercimek kabilinden alelade çorbalar olmayıp bıldırcın yumurtası ile yoğrulmuş hamurdan yapılma ekşili çorba, mısır ve sair bakliyattan yapılan nartıf çorbası, paça yahut işkembe, bamya çorbası yahut deniz mahsulatından hazırlanan balık çorbası olurdu. Ve selasen yanında sıcak taam çıkartılırdı ki etli sebzeler, tatar börekleri, yahni veya keşkek, fıstıklı, üzümlü, pirinç pilavı yahut bulgur yahut kuskus pilavı arz olunurdu. Soğuk taam olarak çerkes tavuğu, zeytinyağlı enginar yahut kereviz bazen de çiroz çıkardı ki yiyen sahura kadar ab ü şerbet ile susuzluğunu gideremesin. Maide-i ramazan hoşafsız olmayacağından mevsimine göre şekerle kaynatılmış bir ya da birkaç çeşit kuru ya da yaş meyveden imal olunan hoşaflar şurb edilirdi. Yanında açlığın şiddetiyle sûz olunan ciğerleri ferah kılması içün içine biraz Arnavut biberi katılmış acurdan yahut hıyar yahut lahana yahut patlıcan veya soğandan yapılmış turşu suyu gelirdi. Ahiren çeşnisi et yahut sebze olan börekler, pandispanya ekmeği, zerde, sütlaç, revani ve envai çeşit muhallebiden biri veya daha ziyade ramazana has bir tatlı olan güllaç gelirdi.

Akşam namazı umumiyetle iftariyelik ikramının ardından hane sahibinin teklifi ile kılınırdı. İftarın hitamını müteakiben teravih için Dersaadet’in Selâtin camilerinden birine veya yakındaki bir mescide azm edilirdi. Yahut mihman olunan evde teravih kılınırdı. Esasen kübera konaklarında sair günlerde de bir imam bulunurdu. Hilafı halde Ramazan ayına münhasır olmak üzere hanede bir imam istihdam edilirdi. Bu imamın hoş sada ve cemil sima olmasına dikkat gösterilir. Teravihe hasredilen odada hane sahibi ile mihman salâtı eda eder, dua kılıp hane sahibi ve ecdâdını hayr ile yâd ederdi.

Efendim günün perhizkârlığı eğlenceye mâni değildir ya, halk teravih hitam bulduktan sonra muhtelif semtlere dağılır ve kendi zevk ü itiyadına göre kahveye, karagöze yahut ortaoyununa gider. Yahut evlerinde eğlence çevirir. Hasılı büyük küçük herkes vaktini hoşça geçirip gönül eğleyecek bir takım meşgale bulurdu. Şöyle ki, malum, Şehzadebaşı’nda Direklerarası nam temaşa yeri vardı ve Ramazan akşamları bu mekan temaşa oyunlarıyla şenlenirdi. Aksaray’da daha çok külhanbeyi takımının uğradığı Yeşiltulumba kahvelerinde Tuluatlar yapılırdı. Tophanedeki köhne kahvelerde ağzı laf yapan meddah takımı, dişine kadar silahlı dil bilmez Çerakese takımına hikayeler anlatırdı. Tulumbacılar ayrı kahvede, çalgıcılar ayrı kahvede şenlik ederlerdi.

Sahura kadar uyumak ya da uyanık kalmak kişinin ihtiyarında olmakla birlikte Ramazan’a münhasır sabaha kadar açık kalan kahvelerin ve seyir yerlerinin eğlencesine iptilâsı olanlar bu mahalleri sahur davulu duyuluncaya dek terk edemezlerdi.

Sahur yemeği iftara kıyasla hafif tutulurdu. İftarda yenen hamur işleri ve börek çeşitleri sahurda arz edilmez. Birkaç çeşit sebze, suyu alınmış söğüş et, yahut ızgara, yahut donmuş paça, makarna ya da pilavla birlikte ikram edilirdi. Yanında yine karanfilli ayva tatlısı veya sütlaç misillü muhallebi çeşitlerinden birisi bulunurdu.

Devri sabıkın Ramazanına dair bu kadar malumat iktifa etmezse de satırı bölmek hatır kırmaktan evlâ olduğu içün bir elmasi tatlısı yahut güllaç misali damakta kalan bunca zevk-i tahatturu kafi addetmek gerekir. Talepkâr olanı hatıratımızı dinleyip iftar eylemek içün hanemize davet ederiz bu ramazan. Kelam kalemden daha kolay vesselam.

Asitaneli Mehmet Saidzade Hulusi Efendi
Silivri Şehremaneti Dava Vekili

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir