İbrahimce Konuk Sevmek

Sana İbrahim’in saygın konuklarının haberi geldi mi? Hani yanına geldiklerinde ‘selam’ demişlerdi. O da selam vermişti. (Kur’an 51- 24)

Doğunun öyküsü Kenanlı bir çobanın sofrasında başlar… Gelip geçen herkesi güler yüzle ağırlayan, geniş gönüllü, cömert bir bilgedir bu çoban. Hakk’ı bir bilen, Rabbinden başkasına eğilmeyen, salih bir çocuk dileyen, peygamberlik şeceresinin gövdesi kutlu bir adamdır o. Bütün semavi kitaplar onun âlicenaplığını anlatır. Cömertlik ve konukseverliği semadan konuklar celbeder hanesine. Onu kutlu yapan, hali hazırda milyonlarca inanmış insana her gün ‘nasıl bereketlendirdiysen İbrahim ve ailesini… İşte öyle bereketlendir… Muhammed, ailesi ve onun ümmetini’ 1 duasını ettiren işte bu özelliğidir. Halil-ür Rahman İbrahim’dir o.

Binlerce yıldır yaratıcıya varmak için yol arayan insanlığın önünde yürüyen İbrahim’den bize kalan bir değerdir konuğa saygın davranmak. Selamına mukabele etmek, ikram etmek, hoşnut kılmak…

Dünyanın her dilinde ‘konuk’ kelimesi vardır. Dünyanın her yerinde ‘konuk olmak’ aşağı yukarı aynı anlam ifade eder. Fakat doğuda bu kavramın ilahi çağrışımları da bulunmaktadır. Doğuda hangi dinden olursa olsun konuk bir yanıyla semavidir, bir yanıyla kutsaldır. Beraberinde bereket getirir, ev sahibini muteber kılar.

İbrahim, gökten haber getiren melekleri nasıl karşıladıysa, insanlık binlerce yıldır konuklarını öyle karşılamaktadır. ‘Hoş geldiniz’ diyerek, Safalar dileyerek… Hem hanenin, hem gönlün kapılarını açarak… Çünkü göklerden haber taşıyan son elçinin ‘Allah’a ve ahret gününe inan, misafirine ikram etsin’ 2 buyurduğu rivayet olunur. Bu yüzden misafire izzet, ikram olunur. Duası makbul bilinir, incinmesinden korkulur. Bu yüzden kapıyı çalan herkes ‘Tanrı Misafiri’ olarak görülüp kabul olunur. Bu sebeple misafirperverlik ‘Mekarim’ül ahlak’tan 3 sayılır.

Doğuya yüksekten bakıp ayrıntılarını anlamak için yorulmayı göze alamayan batıya göre doğulunun konuk severliğinin ardında yatan sebep yokluk ve ihtiyaçtır. Kendisi de ihtiyaçlı olan doğulu için paylaşmak, yolda kalmışa kapı açmak, yabancıya gülümseyip hoş karşılamak aynı zamanda kendisi için de başka diyarları güvenli kılmak, başkalarından emin olmak arzusunun bir tezahürüdür. Oysa doğu, farklılıkların ahenk arzettiği bir geleneğin üzerinde durmaktadır. Doğuda yabancı olmak merak uyandırır. Doğulu karşılaştığı insana barış dilemeyi, güven telkin etmeyi önemser. Bu tavırda İbrahim’in geleneği kadar, doğunun uçsuz bucaksız genişliği ve kültürel renklerin çeşitliliği de etkilidir.

Türkler, Tanrının vahyini duymadan önce de yaşadıkları uçsuz bucaksız bozkırda bu güven ihtiyacının bir sonucu olarak kendilerine düşmanca yaklaşmayan her yabancıyı içlerine almak ve gönlünü hoş etmek konusunda istekliydiler. diğer Asya halkları gibi onlar da tuz ve ekmekle karşılarlardı konuklarını. Tuz ağız tadını, ekmek karın tokluğunu simgelerdi. Kişi tuzunu tadıp ekmeğini yediği kimsenin dostu ve yakını oluverirdi. Dilimize yerleşmiş ‘tuz ekmek hatırı’ deyiminin kökü olan bu ritüel Asya içlerinden Ortadoğu’ya kadar çok geniş bir coğrafyada tanınıp uygulanır.

Doğunun görkemli çağlarını yad eden ‘Bin bir Gece Masalları’nda değinilir tuz ekmek hatırına. ‘Açıl susam açıl!’ sırrını öğrenen Ali Baba’yı öldürmek üzere evine gelen Kırk Harami Başının kendisine ikram edilen tuzu kabul etmeyişi, yemeğini tuzsuz istemesi üzerine şüphelenen cariye Mürgücihan, gelenin konuk olmadığını anlayıverir. Develerin üzerine yüklenmiş küpler içindeki kırk haramiyi liderlerinin tuz çekincesi ele verir. Bin yıldır görkemli saraylarda, kibar konaklarında, çöl haymelerinde ve çadırlarda bu masallarla büyüyen doğulu çocuklar için tuz ve ekmek, insanca paylaşımın, güvende olmanın ve ikram görmenin ifadesidir.


Tweetlemek için tıklayın
İnsanoğlu paylaşmayı bildiği, gönül yaptığı, ikram ettiği oranda erdemlidir. Hala konuksever olmak Tanrı buyruğu olarak kabul edilir.


Her ne kadar ‘tuz ekmek hatırı’ bir çok halk tarafından gözetilse de Türk’ün atının erdiği, ayağının değdiği tüm coğrafyalarda tuz ve ekmek ritüeli sürdürülegelen bir gelenektir. Polonya Tatarlarından Gagavuzlara, Kırımlılardan Başkurtlara, Ural’dan Moğol çöllerine kadar hala her hatırlı yabancıyı tuz ve ekmekle karşılamak devlet protokolüne bile girmiş bir teamül olarak bugün de yaşatılmaktadır.

İster Gobi çölünde bir göçebe çadırı, ister Afganistan’da bir toprak damlı ev, Bosna’da bir malikane yahut İstanbul’da bir sahilhane… Neresi olursa olsun, haneye giren konuk, ev sahibinin koruması altındadır. Evin en mutena köşesi ona ayrılır, rahat etmesini sağlayacak tefrişat imkan ölçüsünde sağlanır. Konuğun şerefine ailenin günlük sofrasında bulunmayan zahmetli yemekler hazırlanıp ikram edilir. Dede Korkut Masallarında olduğu gibi ‘attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kesilmese de misafir edenin yaşadığı coğrafyaya ve ait olduğu yerel kültüre göre at sütü, geyik eti, sebzeli börek yahut kahve aynı civanmertlikle, aynı geniş gönüllülük ve incelikle konuğa sunulur. Ev sahibi de konuk da binlerce yıldır süregelen uygulamaların kendilerine yüklediği sorumluluğun bilincindedir. Her konuk İbrahim’e gelen meleklerin müstağni ve vakur tavrını sergilerken her ev sahibi Tanrının Halil’i olmanın gereğini incelikle yerine getirir.

Türkçe’nin ilk sözlüğü niteliğindeki Divanü Lügati’t Türk adlı eserde yer alan, bir yiğidin ölümü üzerine söylenmiş ağıtta, ölünün en önemli vasfı olarak önce konuk severliğini dile getirilir. Ağıt yakılan kişi konuğuna ikram eden, düşmanını püskürten, boyun kıran erdemli bir yiğittir. Fakat ölümden kurtulamamıştır. 4

Yine aynı eserde zamanın kötülüğü ve insanlığın ifsadını ifade etmek üzere alıntılanan dizelerde Konuğu uğur sayan kimselerin ölüp gitmesinden, geriye kalanların gördükleri karartıyı konuk sanıp çadırlarını topladıklarından yakınılmaktadır. 5

Zaman değişse de anlayış aynıdır. İnsanoğlu paylaşmayı bildiği, gönül yaptığı, ikram ettiği oranda erdemlidir. Hala konuksever olmak Tanrı buyruğu olarak kabul edilir. Her kırk misafirden birisi Hızır Aleyhisselam’dır. İkramda ve hizmette kusur etmek hem ayıp hem de günahtır.

Masaldır, söylencedir fakat her masal ve söylence halkların ruhunu yansıtır. Derler ki; o güne dek görülmemiş güzellikte bir ata sahip olan Tatar beyine atına karşılık onlarca at, onlarca silah, onlarca koşum teklif edilir, fakat yaşlı Tatar atı satmaya yanaşmaz. Her seferinde arttırılarak teklif yenilenir. Tatar ancak koşumlarıyla birlikte yüz atlık bir yılkı ve yüz atlıyı kuşandıracak silah karşılığında atı vereceğini bildirir. Teklif karşısında alıcı bir süre susar. Günün birinde yanında maiyetiyle, deri koşum takımlarıyla birlikte yüz at ve yeterli silahı alıp Tatar obasına gelir. Yaşlı Tatar misafirlerini güler yüzle karşılar. Yurdun içine alır, bir süre sonra siniler içinde haşlanmış etten oluşan sofraya davet eder. Bu basit ziyafetin ardından alıcı ‘İsteğini kabul ettim. Sana istediklerini getirdim. Şimdi atı teslim et ve evime dönmeme izin ver!’ der. Gülümser yaşlı Tatar. ‘Almak istediğiniz atı biraz önce siz konuklarıma ikram ettim. Çünkü ikram edecek başka bir şey yoktu elimde’ der.

Konuk ağırlamak, yukarıdaki masalda olduğu gibi hâlâ Gobi’den Avrupa içlerine kadar bütün halklar arasında kutsal bir görev olarak görülür. Eskiden sadece evlerde değil, köy odalarında, tekke ve zaviyelerde yolda kalmış insanlar el birliğiyle ağırlanırdı. Bunun en uç örneği Azerbaycan’da dağ güzergâhları üzerine kurulmuş olan ‘aman evleri’dir. Bu evler yolda kalmış, geceye, tipiye, yağmura yakalanmış yolcular için inşa edilip döşenmiş küçük yapılardı. Bölge sakinleri kimi zaman bu yapılara bozulmayacak türden yiyecekler bırakırlardı.

Kuzey Kafkasya’da konuk ağırlamak bir takım aristokrat ritüeller içerir. Adige ve Abhazlar’da her hanenin müştemilatı niteliğinde bir konuk odası sürekli olarak temiz tutulur, gelen konuklar Haçeş adı verilen bu odada ağırlanır, ailenin gençlerinden birisi hizmetine tahsis edilir ve mümkün oldukça serbest kalmaları sağlanırdı.6 Azerbaycan’da aynı amaca tahsis edilmiş odalara Balahane denirdi fakat bu odalar evin içerisinde, üst katında olurdu. 7

Haçeş’te konuk varken ailede bir doğum gerçekleşirse ailenin yeni ferdine konuğun adının verilmesi gerekirdi. Kırım Hanlığının şehzadelerinin Kafkasya’da konuk olarak kaldığı günlerde doğan çocuklara Fatih Giray, Said Giray, Şahin Giray, Han Giray adları verilmiş, bu adlar yerel dillerde Fetgeri, Sahatgeriy, Şhaceriy, Hançeri olarak kalmıştır. Aradan geçen bunca yüzyıla rağmen Adige ve Abhazlar bu isimleri taşıyan ataları dolayısıyla Kırım sarayından gelen konuklarını hatırlamaktadır.

Haçeş geleneği Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’ya dağılmış Kuzey Kafkasyalılar arasında yakın zamana kadar yaşatılmıştır. Haçeş’te kalan konukları ziyarete gelen komşularla uzun sohbetlerin yapıldığı bu konuk ağırlama hatıraları hala hafızalarda yer etmektedir. 8

İç Asya bozkırlarının göçebeleri ve Kuzey Kafkasyalılar konuk ettikleri kişi için kesilen küçükbaş hayvanı bir bütün halinde ikram eder ve hayvanın başının konuk tarafından sofrada bulunan diğer kişilere sunulmasını beklenir. Baş, konuğa verilen önem ve itibarın göstergesidir. Bu uygulama Kazak, Kırgız topluluklarında da yaşatılmaktadır. Yakın zamana kadar Toroslar’daki Türkmen obalarında da benzeri adetler yaşatıldığı kayıtlıdır. 9

Hâlihazırda bütün Kuzey Kafkasya’da ve Gürcistan’da konuk sofrası Thamade / Tamada adı verilen kişilerce idare edilir. Yemeğe konuk başlar, uzun övgüler, edebi cümlelerle sofrada bulunan herkesten bahsedilir, sofra kurallarına adeta dinsel bir tören algısıyla riayet edilir. Kafkasya’da misafirlik bazen yıllarca sürer, konuk ve ev sahibi arasında akrabalık benzeri bir yakınlık tesis edilirdi. Çoğu zaman ayrılan misafir gideceği yere kadar götürülüp kendisi bir başkasına emanet edilmeden dönülmezdi. Eğer güzergâh tehlike arz ediyorsa ev sahibinin bizzat kendisi yahut çocukları tarafından eşlik edilirdi. Bütün Ortadağu halklarının gözettiği konukseverlik Arap göçebelerde de vazgeçilmez bir insani özelliktir. Rousseau onların çadırlarına yolu düşen kişileri emsalsiz bir özenle karşıladıklarını, fakat aynı kişileri çölde gördükleri zaman öldürmekten çekinmediklerini yazar. Cömertlik, bu kabilelerin tanıdığı en büyük insanı meziyettir.

Balkanlarda etnik çeşitlilikle birlikte konuk ağırlamaya ilişkin kurallar da çeşitlilik arz etmektedir. Bu bölgede konukseverlik, Balkan taşrasının tamamında, farklı etnisite ve dine mensup halklar arasında canlı bir şekilde yaşamaktadır. Balkanların İslam toplumlarında konuk ağırlama âdeti Anadolu’daki âdetlerle benzeşmekle beraber Balkanlardaki kadim geleneklerin de etkisini taşımaktadır. Bu etki sebebiyle bazı bölgelerde misafirin evde yedirilip içirilmesi yerine dışarıda yedirilip içirilmesi daha özel bir davranış olarak kabul edilmektedir. Eskiden Arnavutluk ve Bosna gibi Bektaşi kültürünün yaşandığı bazı bölgelerde misafirlik derin anlamlar taşır. Misafirlik geleneği bir dizi hediyeleşme ritüelini de gerektirir. Öte yandan tekke misafirliğine de önem verilir. Misafirler bir süre sonra tekke içerisinde gönüllü görevler üstlenirlerdi.

Türk misafirperverliği Osmanlı İmparatorluğunun batı şehirlerinde bir aristokrat inceliğine de bürünmüştür. Osmanlı başkentinin sarayları, konakları sürekli misafir ağırlanan, teşrifat merkezli bir yaşantının sürdüğü yapılardı. Kişinin sosyal konumuna göre ağırladığı misafirler, ziyarete gelip kalan akraba ve tanıdıklar, sevabı için ihtiyaçları karşılanan miskinler ve kimsesizlerin sayısı artardı. Öyle ki ev hizmetinde bulunan görevliler, kâhyalar, kalfalar da misafir kabul eder, gelip giden insanların her birinin doyurulup hediye ile gönderilmesi adetten kabul edilirdi. Hediye ayrılan misafirin eline verilmez, misafir uğurlandıktan sonra bir görevli tarafından dışarıda takdim edilirdi.

‘Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürur.
Olamaz bir hanede çün, mihman mihman üstüne’ 10

demiş olsa da sosyal ihtiyaçlarını birbirlerine gidip gelerek, konuk olarak ve konuk ağırlayarak karşılayan İstanbullular için üst üste misafir ağırlamak mutattandı.
İmparatorluk İstanbul’unun bol konuklu konak hayatının renkliliği Türk Edebiyatının birçok başyapıtına konu olmuş, bu eserlerin satır aralarında konak misafirliği ve konuk ağırlamanın incelikleri hakkında birçok ayrıntıya yer verilmiştir. Bu eserlerde tasvir edilen hayat konuk misafir merkezli bir hayattır demek çok da yanlış olmaz. Nitekim Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Mithat Cemal Kutay, Samiha Ayverdi gibi yazarların eserlerinin tamamında Osmanlının son dönemini yaşayan İstanbul’un şaşaalı, eğlenceli konak hayatı ve konuk ağırlama geleneğinden izler vardır. Bu eserlerde de görüleceği üzere konuk ağırlamak günlük hayatın öyle alışılagelmiş bir uygulamasıydı ki konak kapısının bir misafir yahut bir ihtiyaçlı tarafından çalınmadığı günlerde ev sahibi yaşlı kadınlar telaş eder, Tanrı’dan af diler, tövbe eder, işledikleri bir günah yüzünden terk edildiklerini düşünürlerdi. 11

İstanbul’da konuk ağırlama teşrifatının en önemli ritüellerinden birisi kahve ikramıydı. Konuğa misafirliğinin ilk saatlerinde safa geldin kahvesi ikram edilir, ardından mevsimine göre limonata, gül, gelincik, demirhindi şerbeti gibi soğuk içecekler sunulurdu. Misafir uğurlanırken ikinci kez kahve ikramı ise sadece resmi misafirlere yapılırdı. Kahve ikramı sarayda daha ayrıntılı ve incelikli bir tören niteliği taşırdı. Sadece kahve hizmeti ile uğraşan görevliler tarafından örtü, fincan, zarf ve cezve getirilir, kahvecibaşı tarafından bizzat takdim edilirdi. Bu ince seremoni Mısır sarayında ve ekabir konaklarında da gerçekleştirilirdi. Yine konak ve kibar evlerinde misafir için ayrılmış havlular üzerinde ‘Hoş amedi!’ ‘Safa Geldiniz!’ gibi ibareler ile ‘Safa geldin gözüm nuru kusura hiç nazar etme, bu yaz burada ye iç eğlen, sakın kış gelmeden gitme’ tarzında esprili beyitler yazılırdı. Bu havlular da misafire özel hazırlanan birçok tefrişat malzemesi gibi genç kız çeyizlerinin en önemli parçalarındandı.

Konukseverlik geleneği Anadolu’da tüm doğallığıyla günümüzde de yaşatılmaktadır. Modernizmin doğal sonucu olarak küçülen evlerde eskisi kadar özenli bir şekilde misafir olamasa da hala misafir ağırlanmakta, ev sahibi olmanın kıvancı yaşanmaktadır. Yine aynı sevecenlik ve sıcaklıkla hem hane kapısı hem gönül kapısı sonuna kadar açılarak gelenlere ‘Hoş geldiniz!’ denmektedir. Hala her ev ağırladığı misafir ölçüsünce şendir, muteberdir.

Yanına banka kartı ve para almaksızın on bin kilometrelik bir bisiklet yolculuğuna çıkan fotoğrafçı Hasan Söylemez’in on bin kilometre boyunca uğradığı her yerde açık kapılar ve sımsıcak yüreklerle karşılanmış olması bu geleneğin modern çağa da taşınıp korunacağına ilişkin ümidimizi güçlendirmiştir.

* Prof. Dr. Hasan Guliyev
** Yüz Elli Yıl Böyle Geçti

Yorum Ekleyin
  1. Allahumme Barik duası
  2. Sahih-i Buhari “Edeb”, 31, 85, “Riķāķ”, 23; Müslim, “Îmân”, 74, 75, 76, 77, “Luķaŧa”, 14)
  3. Mekarim’ül Ahlak M. İbn-i Arabi
  4. Divanü Lügat’it Türk I 46
  5. Divanü Lügat’it Türk 185 – 384
  6. Çerkesya’da Sosyal Yaşayış ve Adetler Jebagı Baj
  7. *Prof. Dr. Hasan Guliyev http://irs-az.com/new/pdf/201205/1338466972030793270.pdf
  8. **Yüz Elli Yıl Böyle Geçti, Hulusi Üstün Kitabevi Yayıncılık
  9. Yalman A. R Cenupta Türkmen Oymakları Kültür Bakanlığı Yay.Ankara 1977
  10. Divan Şairi Rasih
  11. Ahmet Yüksel Özemre : Hasretini Çektiğim Üsküdar

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir