Tebriz

Nakşın, Şiirin ve Şems’in Kenti -Tebriz-

Eğer doğuya ise yolculuğunuz, hem mekândır değişen, hem zaman…  Sihirli bir halının üzerinde uçarsınız, Kaf Dağı’nı geçersiniz. Bir var olur her şey, bir de yok… Neticesi murada ermek olan, gökten düşen üç elmayla kutlanan bir masalın içine düşmektir Doğuya yolculuk…

Bu kez İran’a gitmeye karar verdik. İsa havarilerinin, Marko Polo’nun aklına uyup Mevlana gibi düştük Şems’in izine, bir buçuk saatlik bir yolculukla bir masalın içinde bulduk kendimizi Şehriyar’ın sustuğu yerde Behrengi girdi söze. Zaman başka bir hal aldı, biz çocukluğumuzun şehirlerinde yolumuzu kaybettik. Masalın burasında Şahzaman,  ipek çarşaflı yatağının içinde uyuyakaldı…

Burası Tebriz… Tıpkı Anadolu bozkırının ortasında ansızın karşımıza çıkan yeşili az, dağları çıplak şehirler gibi… Uzaktan görünüşü aşina, sokakları aşina, dağları aşina… İpek yolunun en önemli duraklarından, Aynalı Dağlarının eteğine kurulmuş, ortasından Acıçay Suyu geçen, geçmişin içinde soluk alıp veren bir şehir burası. İki milyonun üzerindeki nüfusuyla ülkenin en kalabalık şehri değilse de tarih boyunca Ortadoğu’nun en önemli yerleşimlerinden biri olması, İran’da yaşanan her türlü sosyal gelişmenin öncülüğünü etmesi dolayısıyla Tebriz, dünü saklayan, bugünü yaşayan, yarını kurgulayan bir şehir.

Evliya Çelebi’ye göre Tebriz adı Farsça ‘ateş’ anlamına gelen ‘Teb’ ve ‘dökmek’ anlamına gelen ‘riz’ kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Halife Harun Reşid’in eşi Zübeyde’nin, yakalandığı ateşli hastalıktan Tebriz kaplıcaları sayesinde kurtulduğu ve bu sebeple şehre ‘sıtma döken’ anlamına gelen Tebriz dendiği rivayet edilse de şehrin sakinleri bu etimolojik açıklamayı kabul etmiyor. Şehrin adının daha eski çağlarda Taurus, Taaras, Tivris olarak telaffuz edildiği ve ‘dağ arası’ gibi bir anlamı olması gerektiği söyleniyor.

Evliya’nın bu şehre ilişkin tuttuğu notları yolculuğun öncesinde okumamış olmak ne büyük eksiklik olurdu. Onun gözleri değdi şu dağa, onun dudakları şu pınarı öptü, alnı şuracıkta secdeye geldi. İşte şu bahçede ‘rakının bir katresini ağzına değdirmediğine’ yemin billah etti. Sadece Evliya değil Tebriz’de izine rastladığımız. Mevlana’yı derd-i firkat ile ney-i şikest eden Şems’in gölgesinde uzandığı kubbe de Tebriz’de, topal Timur’un atını bağladığı ağaç da.

Burası Tebriz… Her ülkenin batısı ile doğusu arasında var olan fark İran’da da bariz bir şekilde görünüyor. ‘İran başka, Tebriz başka!’ diyorlar. İran ki hani hüznün üstüne hüzün kokan ülke… Neşesi kederle karışık, matemin, yasın, vakarın ülkesi İran. Tebriz ise, Anadolu ile İran’ın ortak çocuğu. Doğudan gelen dalgaların kırılıp damlalara dönüştüğü, canının yarısı Aras’ın kuzeyinde, yarısı Aras’ın güneyinde kalmış Azerbaycan’ın güneydeki başkenti. Bu sebeple Bakü’nün kardeşi daha çok. Gence’nin, Ağdam’ın, Karabağ’ın kardeşi… Bayburt’un, Erzurum’un, Kars’ın kuzeni.

Tebriz’de yüzler tanıdık, sesler tanıdık. Öyle ki şehrin tamamında Türkçe dışında bir dil kullanma gereksinimi duymadan gezebilirsiniz. Günlük hayatta, sokakta, ticarette, takside Türkçe’den başka bir dil yok. İnsanlar Türkçe müzik dinliyor, gençler Türkçe şarkılar söylüyorlar. Atilla İlhan’ın, Nazım’ın, Necip Fazıl’ın şiirlerini ezbere okuyorlar. Türk dizileri sayesinde Türkiye Türkçesiyle konuşabilen Tebrizli sayısı da az değil.

İstanbul Türkçesinin en fazla nezaket cümlesi içeren dil olduğunu söyleyip duranlar Tebriz’i görmemiş olmalı. Tebrizliler birbirlerini öyle ince anlamlı sözlerle selamlıyorlar ki… Bir ticarethaneye giren kişi ‘Yorulmayınız!’ diyor, tacir müşterisini ‘Yaşayasınız’ diye karşılıyor. Alışveriş yaptığınızda ücret almamak için nezaketen direniyorlar. ‘Mihmanım olunuz! Konağımsınız’ diyerek bedelsiz bir şekilde vermeyi teklif ediyorlar. Ayrılırken ‘Elleriniz ağrımasın’ dileğinde bulunanlar, ‘ Sağolun!’ cevabını alıyorlar. Teşekkür ederseniz ‘Bağışlayınız!’ şeklinde karşılık veriyorlar. Tanıştığınız kişiler ‘Hoş baht oldum!’ ifadesi ile gönüllüyorlar sizi.

Tanıyıp ‘Hoş baht’ olduğumuz Tebrizlilerden birisi fotoğraf sanatçısı Aydın Kenani. Kusursuz bir İstanbul Türkçesiyle konuşan, Tebriz’i, İran’ı, filolojiyi, antropolojiyi, arkeolojiyi anlatan bu adam, karşılaştığı çocukların yanına oturup onlarla oynuyor, yaşlıların gönlünü hoş ediyor, sıkıcı tanıdıklara sabrediyor, tar sesiyle, şiir dizesiyle gözleri doluyor. Sonra ‘bende bir sanatçının ruhu yok’ diye yalan söylüyor. Onun hızlı adımlarına uyuyor adımlarım. Nereden çıktı İran’da herkesin sandalet giydiğine dair önyargım. İlk yarım saatlik yürüyüşten sonra sızlıyor ayaklarım, ayaklarım…

Kenani, batılı bir turisti gezdirir gibi gezdirmiyor beni Tebriz sokaklarında. Çocukken terk ettiğim diyarı hatırlatır gibi dolaştırıyor. İkimiz de Tebriz türküleri söylüyoruz yol boyunca.

‘Bu dağda ceylan gezer… Tellerin tarar gezer…
Men yara neylemişem, yar menden kenar gezer… ‘

Tebriz’in dağlarında Ceylan geziyor mu sormayı unuttum, ama Tebriz sokaklarından gelip geçen kadınlar en çok ceylana benziyor. Gördüğümüz kadınların hiç biri çiçeğe, güle, güvercine, sülüne benzemiyor. Hepsi ceylan bakışlı, hepsi ceylan tavırlı, hepsi ceylan endamlı… Ürkek, kurumlu ceylanlar gibi geçiyorlar dar yollardan. Bir ceylan gibi çeviriyorlar başlarını. Hani birine aşık oluverse insan, sevdası içine sığmasa, türkü yapsa yüreğinin yangınını ancak ‘Ceylan’ım !’ diye dile getirebilir.. Bu sebepten olsa gerek Azerbaycan Türkülerinde sevgiliye sürekli ceylan denmesi.

Günlerce yürüdüğümüz sokaklarda bir tek bakımsız, iddiasız, özensiz kadınla karşılaşmıyoruz. Hepsi Farah Diba tavırlı, hepsi mağrur, hepsi zarif… Sadece gençler değil yaşlı kadınlar bile hafif makyajları, incecik kaşları ve zarafetlerini arttıran siyah kıyafetleri ile kadınlığa tutunuyorlar. Tebriz sokaklarında yüzü kapalı, peçeli, burkalı kadınlarla karşılaşmıyorsunuz, bilakis çoğunun saçları görünüyor, örtü zarif bir aksesuar olarak kullanılıyor.

Zihnimizde taştan bir heykel gibi duran İran imajının en çürük tarafı İranlı kadına ait kanaatlerimiz olmalı. Evet, İstanbul’dan saçları, kolları açık bir şekilde Tebriz uçağına binen İranlı kadın, uçaktan inerken başına örtüsünü alıyor, kollarını kapıyor. Bu durum, tesettürün İran kadınının bir kısmının özgür seçimi olmadığını ortaya koyuyor. Fakat İranlı kadınlar bu tercihlerini gayet estetik bir şekilde ifade ediyorlar. Örtü, Tebriz sokaklarında gördüğümüz kimi kadınların başında iğreti duruveren, şık bir aksesuar, kimi kadınların başında ve yüzünde dinin olmazsa olmazı. Bu yönüyle örtü İran’da, hem özgürlük aşkının hem de dini teslimiyetin simgesi.

İranlılar kadınlara son derece saygı duyuyorlar. Bir bankta oturan emekliler, yanlarındaki banka oturmak isteyen kadınlar için ayağa kalkarak hürmetlerini bildiriyorlar. Kadınlar kendilerine gösterilen saygıdan dolayı teşekkür ediyorlar. Kapı önlerinde ve asansörlerde kadınlar son derece zarif reveranslarla selamlanıyor. İranlı kadın bu ayrıcalıklı tavrın farkında olmalı ki bütün Tebriz şehrinde bir tek iddiasız, bakımsız kadınla karşılaşmıyoruz. Estetik cerrahi operasyonların yaygın olduğunu öğrenmek İran kadınının güzelliğine ilişkin saygımızı azaltmıyor.

Eskiden olduğu gibi günümüzde de İran kadını güzelliği ve zarafeti ile dikkat çekiyor.  İran’ın geneline göre Batı etkisine daha açık olduğunu gözlemlediğimiz Tebriz’de birden fazla kadınla evlilik son derece istisna. Tanıdığımız herkes tek eşli. Çocuk sayısı da son derece az. Aileler tek ya da iki çocuk sahibi. Şehirli kitle içinde hiç evlenmemiş olanların sayısı dikkat çekecek ölçüde çok. Belki bu sebeple Tebriz sokakları çocuk sesinden, çocuk gürültüsünden mahrum… Şehirde gezip dolaşırken çocuk parklarının eksikliğini fark etmemek mümkün değil.

Tebriz denince akla ilk gelen ziyaret yeri şüphesiz Kapalıçarşı. İstanbul’daki benzerinden daha büyük, farklı dönemlerde yapılan eklemelerle genişletilmiş kompleks bir yapı. UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmış olan çarşı, altın bedesteni, Muzafferiyye adlı Halı bedesteni, ayakkabı çarşısı başta olmak üzere birçok bölümden oluşuyor. Seyyah Marko Polo’nun Çin yolculuğunda uğradığı Kapalıçarşı, seyyahın anlattığı çağlardan izler taşıyan efsunlu bir atmosfere sahip. Kırmızı tuğlalarla nakış nakış işlenmiş çarşının doğu kentlerine has baharat kokulu sokakları görülesi, gezilesi, yaşanası manzaralar saklıyor. Birbirine benzeyen kubbeli labirentler içinde defalarca dolaşıyor ve defalarca selam veriyoruz esnafa. ‘Elleriniz ağrımasın!’

Yüzlerce yıllık dar sokakların arasından geçip bir çayevine sığınıyoruz Kenani ile. Sağımız solumuz fotografçılarla dolu. Herbirinin elinde fotoğraf makineleri, ellerinde nargile marpucu, önlerinde çay bardağı… ‘Çay demlemeyi bilmiyorsunuz,’ diyorlar bize. ‘Tıpkı pilav yapmayı bilmediğiniz gibi…’ İçtiğimiz çay rayihalı bir çay değil, bizim çaylarımıza göre daha buruk ama tadının ahım şahım bir özelliği yok. Pilav konusundaki düşüncelerine katılmadığımı da söylemedim dostlarıma. Oysa biz pilavı demliyoruz, onlar pirinci haşlıyorlar.

Son derece mütevazı çay ocağının duvarları fevkalade sanatsal çizimlerle dolu. Karşı duvarda yüzünün kırışıklarında şarkın çileli geçmişiyle tereddüdünün tarihi okunan bir yaşlı adam portresi resmedilmiş. Baktıkça ürperiyorum, baktıkça göğsümü yumruklamak geliyor içimden. Huzur akan bir yaşlı yüzü değil bu.

Elimize tutuşturulan nargileler duman çıkarmayan, ağır rayihalı bir tütünle içiliyor. Onlarca nargile içilmesine rağmen çay ocağının içinde duman yok. Birkaç nefesten sonra insanı alıp uçuran bir nargile bu… Şark gezginlerinin İran’da rastladığı esrarkeşler geliyor aklıma nefes verdikçe. İskenderiye’de bir duvarın dibine çöküp komutla nargile çeken dervişler geliyor. Doğudaysan sorgulamayacaksın. Doğudaysan uyutacaksın ruhunun isyanını. Doğu teslimiyetin yeri… Doğu, Tanpınar’ın deyimiyle ‘oturup beklemenin yeri’

Bir garip âdem giriyor içeriye… İran’dan başka hiçbir yerde karşılaşılamayacak bir garip âdem ki kollarını açacak olsa incecik vücudunun gölgesine bütün dünya sığacak. Yüzünde mutlu olmuş insan yüzüne ait çizgiler yok, ancak düşünmekten oluşmuş yol yol kırıklarla adeta süslenmiş bir yüz. Elbisesi toprak rengi, yüzü toprak rengi… Bakınca kalbine bakıyor insanın sanki. Bu muydu yoksa Mevlana’nın Şems’i…

-İran’ın ünlü heykeltıraşlarından biri, diye takdim ediyorlar beni. Yaşlı yüzünü çeviriyor bana. Ellerimi ellerine alıyor.  Diyor ki;

-Taş konuşur insan ile, kuş konuşur. Dal konuşur, ağaç konuşur, toprak konuşur. Ey menim Mihriban dostum! Ne olardı men onların dilini anlayıp muazzep olmayayıdım…

Kuru elleri ateş oluyor ellerimin içinde. Kara gözleri kor oluyor. Yüzünün her bir çizgisi bir başka lisan ile haykırıyor yüreğime. Susuyoruz, susup konuşuyoruz…

. . .

İran bu… diyorlar ki ‘İran’ın ruhu yoktur. Herşey zahirden ibarettir burada.’ Din zahir, kültür zahir, yas zahir, dil zahir… Biz tam tersini düşünürüz nedense. İran mananın ülkesi… İran ruhun ülkesi biliriz. Eğer zahirden ibaretse bu ülkede her şey nasıl olup da anlar bir âdemoğlu kuşun dilini, taşın dilini, dalın yaprağın, toprağın dilini.

Dönmeli Tebriz sokaklarına…

Burası nakşın şehri… Taş nakış nakış… kumaş nakış nakış, ses nakış nakış… Kapalıçarşı’nın her bir dükkânında başka nakışlar var. Geçmişte Tebrizli sanatçılar tarafından çizilen minyatürler bugün ipek halılar üzerine işleniyor. Kimi doğunun görkemli çağlarını, kimi Ortaçağ Avrupa’sını konu eden minyatürler küçük dükkânlar içinde yığılmış durumda alıcı bekliyor. Benzerine başka bir diyarda rastlamanın zor olduğu güzellikteki el işi muhteşem halılar Tebriz’in en önemli ticaret malzemesi. Halıdan anladığını zanneden biri olarak fiyatları çok da ucuz bulmadığımı belirtmek isterim. Sadece halı değil, satın almak istediğiniz el işi ürünler çoğunlukla Türkiye’deki fiyatıyla pazarlanıyor. Yiyecek içecek konusundaki ucuzluk menkul mallar söz konusu olduğunda fark edilmiyor.

Nakış sadece halıda değil, kimi Safevi, kimi İlhanlı, kimi Akkoyunlular zamanından kalma mimari yapılarda da dünyaca ünlü Acem sanatının ustalığını görmek mümkün. Vaktiyle dünyanın en büyük tuğla yapılarından biri olan Ark-ı Tebriz ki Seyyah Evliya’mız çevresinin altı bin adım olduğunu, üç yüz kule ve üç yüz bedenden oluştuğunu naklediyor, böylesi bir mimari şaheser. Ark-ı Tebriz’den günümüze kalan kale kapısı, vaktiyle yapının sahip olduğu görkem hakkında fikir vermeye yetmektedir. Yakınlarda yanıbaşına inşa edilmiş olan Cuma Camisi’nin yeniliği ile Ark-ı Tebriz’in görmüş geçirmiş hali, yan yana oturmuş bilge bir yaşlı ile taze ve uçarı torununu anımsatıyor.

Tebriz’in bir diğer ünlü mimari eseri Gök Mescid, 550 yıllık bir yapıdır ve çinileri ile ünlüdür. Bahçesinde Tebrizli emeklilerin, gençlerin, öğrencilerin, sanat ve fikir adamlarının toplandığı Gök Mescid laciverd çinileri, yaldızlı işlemeleri ile saygı uyandıran bir sanat eseri. Bahçesinde gözlemlediğimiz insanların sohbetleri, tavırları İranlıların, özelde de Tebrizlilerin sosyal yapısı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor. İnsan tipleri Türkiyelilerden farklı değil. Kılık kıyafetler genel olarak özenli ve temiz. Gençlerin arasında elleri tespihli, yüzleri hafif sakallı, gömleğini sarkıtmış tipler daha çok öğrenciler. Kadınlar kendi aralarında, erkekler kendi aralarında oturuyorlar. Yirmi yıl öncesinin İstanbul’u gibi seyyar satıcı bolluğundan geçilmiyor.

İran devriminde önemli bir rol üstlenmiş olan Kızıllı Camii, Altmış Sütunlu Camii, Cuma Cami gibi yapılar Tebriz’in sayısız sanatsal yapısından bazıları. Camii demişken belirtmeli ki Tebriz camileri İstanbul camilerine göre bomboş. Namaz kılan insan sayısı çok az. Oysa Caferi mezhebine göre namaz kılmak çok daha kolay. Abdest alırken ayak yıkamak yok, çıplak ayak mesh ediliyor. Dolayısıyla şadırvanlar ayak yıkamaya uygun değil. Namaz da beş vakit değil, üç vakit kılınıyor. Sünnet namazların kılındığı da yok. Kerbela toprağından yapıldığına inandıkları bir küçük taş secde yerine konuluyor. Kıyamda eller bağlanmıyor. Bunun dışında Sünnilerin kıldığı namaz ile Caferilerin kıldığı namaz arasında fark yok. Kadınlar da erkekler kadar vakit namazlarına rağbet ediyor. Namaz kılındıktan sonra camii içinde çay servisi yapılıyor.

Camilerde dikkat çeken bir başka husus da suret yasağının olmaması… Camii duvarları hepsi birbirine benzeyen sakallı, siyah kıyafetli, gözlüklü yaşlılardan oluşan ahundların, imamların, mollaların resimleri ile dolu. Secde edilen halılar üzerinde kuş motifleri, aslan motifleri… Hatta bazı camilerin içinde Şii din adamlarının kabirleri ve portreleri var. Başımızı çevirdiğimiz her yerde Hazreti Ali ve Hüseyin resimleri sürmeli gözleri ile mahzun mahzun bakıyor yüzümüze.

Sadece camiler değil, sokaklarda da resimli ilanlar görüyoruz. Tebriz’de her ölüm vakası sokaklara asılan, duvarlara yapıştırılan ilanlarla duyuruluyor.

. . .

Günümüzde kafe olarak hizmet veren yüz elli yıllık Nobar Hamamı, çini minyatürleriyle, otantik süslemeleriyle ziyaretçilerini geçmiş zamana götüren bir başka ziyaret mekânı. Burada bir araya gelen genç grupları ellerindeki tablet bilgisayarlarla dünyayı seyrediyor. Bu arada İran’da bazı sosyal içerikli internet sitesi yasaklı… Kimsenin yasağı umursadığı yok. Malum net dedikleri şeyin namütenahi kapısı var. Zamane gençleri yasak masak tanımıyor. Yasağa rağmen İran devlet görevlilerinin de faceboook profilleri var.

Nobar Hamamında rastladığımız iki İspanyol Ortadoğu’yu gezip gördüklerini anlatıyorlar. ‘Sınırlar neden var? Hepiniz aynısınız?’ diyor genç olan… ‘Doğu böyle… kimini dili, kimini mezhebi, kimini matemi ayırıyor birbirinden. Zaman sizi birbirinize yaklaştırıyor, bizi birbirimizden uzaklaştırıyor’, diyorum.

. . .

Şehrin mimari dokusundan farklı bir yapı olan Tebriz belediye binası, saat kulesiyle, itfaiye müzesiyle, sergi salonlarıyla ziyaretçisi eksik olmayan bir yer. Tebriz’in binlerce yıllık birikimini görmek isteyenlerin Tebriz Şehir Müzesine gitmesi gerekiyor. Vaktiyle Kacar hanedanına mensup veliahtların sarayı olan Kacar Evi ve Meşrutiyet müzesi de görülüp gezilmesi gereken diğer mekânlardan. Bu arada Tebrizlilerin müzelere olan yoğun ilgisini belirtmeden geçmemeli.

Kenani ile saatlerce süren yürüyüşümüzün en ilginç duraklarından birisi Makberet üş Şuara… İran’ın sanat ve kültür duyarlılığının en önemli simgesi burası… Tebriz’in hiçbir şeyi olmasaydı, onu tek başına dünya çapında bir kent kılmaya yetecek kadar anlamlı bir anıt olan Makberetüş şuara, dört yüzün üzerinde İranlı şairin gömülü olduğu bir anıt mezar aslında. Modern bir anıt yapı niteliğindeki mezarın çevresi İranlı şairlerin resim ve şiirleri ile süslenmiş. Birine dikkat kesilip okuyorum;
‘Ne bilir yar sesini, işitmeyen tar sesini, tar sesi yar sesidir, tardan işit yar sesini.’

Böylesine açık, böylesine vurucu, böylesine sade bir mısra ile karşılaşmak şaşırtıyor beni. Makber’in içine girdiğimde şaşkınlığım daha da artıyor. Dışarının sıcağına inat üşütücü bir soğuğa rağmen mabetlere has büyüleyici bir atmosferin içine düşüyorum. Bir tar sesi inliyor bir yandan, diğer yandan bir yaşlı adam sesi anlaşılır, anlaşıldıkça acıtır sözlerle şiir okuyor.

-Kim bu? Diyorum Kenani’ye.

-Şehriyar, diyor.

Demek sensin Şehriyar… Demek sensin Haydar Babanın gölgesinde büyüyüp kocalık vakti turnalarla kekliklerle dertleşen. Demek sensin Anadolu, Azerbaycan, İran yürekli büyük şair. Demek sensin sözüyle çiçekleri açtıran, evleri toprak damlı köylere baharı getiren, bulaklardan ığıl ığıl su akıtan, yazılara çisil çisil yağmur yağdıran sen… Kimsin Şehriyar? Resimdeki yorgun yüzlü,  gözlerinin ışığı sönmüş yaşlı adam sen misin?

‘Haydar Baba ıldırımlar çakanda,
Seller sular şakırdayıp akanda
Kızlar ona saf bağlayıp bakanda
Selam olsun şevketize, elize,
Menim de bir adım gelsin dilize…

Sana da selam Şehriyar… Sana da esenlik, sana da rahmet… Bir hoş seda değil senden geriye kalan… Haydar Baba kaldı, Tersa balası kaldı senden geriye. Hani desek ki ölümsüzsün seza mıdır bilmem. Ancak böyle bir makber senin adına yakışırdı. Sana ait ölümlü olan ne varsa bu merkadın içinde, sana ait ölümsüz olan ne varsa bu gök kubbenin altında.

. . .

Varlığıyla dünyamızı seksen sekiz yıl onurlandıran Şehriyar’ın mezarı Makberet üş Şuara’da. 1906 – 1988 yılları arasında yaşayan Şehriyar, nakış nakış sözlerle şiirini dokuyan, Azeri lehçesini bir umman haline getiren, şair gibi yaşayan, şair gibi hisseden ve şair gibi ölen bir aziz. Kendisi gibi birçok şairin ebedi istirahatgahı olan Makberet üş Şuara’da onun sesinden ‘Haydar Baba’ şiiri okunuyor. Azerbaycan şiir olup akıyor gönlümüze, vatan sevgisi, çocukluk özlemi, ölüm karşısındaki acizlik, ana baba sevgisi, ilk gençlik aşkı, hepsi kulağımızdan gönlümüze doluyor, ışık olup sarıyor varlığımızı.

‘ Haydar Baba, dünya yalan dünyadı,
Süleyman’dan, Nuh’tan kalan dünyadı,
Oğul doğan, derde salan dünyadı
Her kimseye her ne verip alıptı,
Eflatun’dan bir kuru ad kalıptı!

. . .

Varlığından geriye bir kuru ad bırakmayan, yadigarı şiir olan, mirası şiir olan bu yüce adamın hatırası Tebriz’de büyük bir özenle yaşatılıyor. Evi müze haline getirilmiş, eşyaları, yatağı, kalemi, lambası korunmuş. İranlılar minnetle anıyorlar onun adını, şiirlerini okurken gözleri doluyor, bir mabedi ziyaret eder gibi saygıyla giriyorlar evine. Şehriyar Tebrizlinin zihninde cap canlı yaşıyor.

. . .

Adı bize tanıdık bir başka Tebrizli de Şems’tir ki Mevlana’nın gönlündeki aşk çerağını yakan kişi olarak tanırız Şems’i. Tebrizliler Şems’i tanıyor ve mezarının Tebriz’de olduğunu iddia ediyorlar. Bu büyük gönül adamının yurduna Mevlana’dan selam getirdikten sonra Mevlana’nın onu aradığı sokakları bırakıp şehrin dışına doğru yola çıkıyoruz.

. . .

Tebriz’e altmış kilometre uzaklıkta bir köy olan Kendovan, Tebriz’e gelenlerin ziyaret etmesi gereken bir başka mekan. Tıpkı bizim Kapadokyamız’a benzeyen Kendovan’da insanlar kayalara oyulmuş evlerde yaşıyorlar. İki ihtişamlı dağın arasına kurulu bu köyde yaklaşık bin kişi yaşıyor. Kendovan yakınlarındaki Hilever Köyü bir başka ilginç mekan. Yüzün üzerinde yeraltı evinden oluşan bu köy tamamı hâlâ keşfedilememiş heyecan verici bir yer.

Kendovan’da kayalara oyulmuş otel görülmesi gereken bir yer. Dışarısı ne kadar sıcak olursa olsun kayaların içi bahar serinliğinde. Odalar gayet zevkli bir şekilde döşenmiş. Şirin koltuklar, perdelerle serinliğe rağmen sıcak bir mekan burası. Otelin restoranı İran’da yediğimiz en güzel yemekleri servis ediyor.

Aslında İran mutfağı ile Türk mutfağı arasındaki fark Tebriz’de azalıyor. Pilav Türk mutfağında olduğu şekliyle değil, haşlama usulü ile yapılıyor, tereyağı ile birlikte servis ediliyor. Türk mutfağında Acem Pilavı olarak tanınan çeşnili pilava İstanbul Pilavı adı verilmesi ilginç… Kebap ve şişlik etler Türk mutfağından farklı değil. İran mutfağı denince akla gelen Abguşt, etli nohut yemeğinden başka bir şey değil. Suyuna ekmek parçaları batırılarak çorba yerine tüketiliyor. Nohut, et ve patatesten oluşan yemek ise bir çeşit havanda ezilip yeniliyor. Köfte-i Tebrizi, pirinç, et ve kırık nohutla hazırlanan bir nevi ekşili köfte.

Hazar Denizi’nde avlanan Şir-i Mai (Deniz aslanı) adlı balık tadılması gereken lezzetlerden. Ayrıca Kızılala adı verilen tatlı su balığı lokantalarda servis edilebiliyor. Hazar’ın meşhur havyarı tadına bakılması gereken bir başka lezzet.

İran mutfağında ‘sup’ olarak adlandırılan çorba çeşitleri fazla değil. Erişte çorbası, Hamai adı verilen süt, tavuk suyu ve arpadan oluşan çorba Türk damak zevkine yakın tatlar içeriyor.

Başlıca tatlı çeşitleri, Tebriz tatlısı, acı badem kurabiyesi, bir nevi sert lokum olan noga ve baklava. Falude adı verilen ve nişastadan yapılan bir tür tatlı ise gülsuyu ve dondurma ile birlikte ikram ediliyor. Sıcağın etkisini kırmak için içilen Şuveran otlu şerbet ise gerçekten içten içe ferahlık etkisi veren ilginç bir lezzet.

Tebriz’de son gecemiz Elgölü Pars Otel’de geçti. Otel, göl kıyısında modern bir mekan. ‘Lutfedip birkaç dakika bekler misiniz?’ diyen resepsiyon görevlisi hanımla göle nasıl ineceğimizi sorduğumuzda bize elini sallayıp gidin başımdan diyen erkek görevli arasındaki tezat unutulmaz… Elgölü şah zamanından kalma yapay bir göl. Evliya Çelebi muhtemelen bu gölün kıyısında misafir edildi. Göl çevresi özellikle tatil günü olan Cuma günleri geç saatlere kadar cıvıl cıvıl… Civarı çay bahçeleri ve restoranlarla çevrili. Göl kıyısında gezen insan tipleri İran’ı daha anlaşılır kılıyor bizlere. Kolları döğmeli,  delikanlılar, abartılı makyaj yapmış, İran’a göre dekolteli kızlar, Türkiye’deki akrabalarından bahseden esrarkeşler, Şah zamanında Ark-ı Tebriz’de dinlediği Emel Sayın konserini anlatan yaşlı hanımlar, tar çalan aşıklar, akordeon çalan revaçtan düşmüş sanatçılar, gitarist delikanlılar… Hepsi sırayla gelip geçiyor önümden…

Sabah kalkacak uçağı beklerken bu şehirdeki konukluğumun muhasebesini yapıyorum. Şimdiye kadar çıktığım en isteksiz yolculuk oldu bu. Adeta zoraki gelip gördüğüm Tebriz doğudaki son noktam… daha doğuya gitmeye takatim olmadığını hissediyorum. Yola çıksam biraz daha doğuya doğru… Kum’u görsem… Tahran’a gitsem… Deşt-i Kebir’i geçsem… Hayber’de dinlensem. Tibet dağlarında üşüsem… ‘Yok… Bundan sonrası İskender’in düştüğü hayal kırıklığı kuyusu… Bundan sonrası cehalet, savaş… Bundan sonrası kitabın, kalemin olmadığı diyar, bundan sonrası inkıraz… Doğu bir yanılsama bizim için galiba… Doğu görkemi harabe olmuş, geçmişi talan, ışığı yalan bir coğrafya. Doğuyu kutsayıp yanıltmışız kendimizi’ diyorum kendi kendime. Sabah güneşin doğuşunu izlerken, henüz kapısına gelip öteye geçmeye cesaret edemediğim doğunun görkemine arkamı dönüyorum. Arkamı döner dönmez doğuyu özlüyorum…

Yorum Ekleyin