Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu Beyefendi’ye Cevap

Saygıdeğer Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu,

 

Blogumda yayınlamış olduğum ‘Mısır Seferine Farklı Bir Bakış’ başlıklı makaleme ilişkin lütfedip yazmış bulunduğunuz cevabi yazıdan istifade ettiğimi bildirir, teşekkür borcunu peşinen ifa ederim.

Aslında, Mısır Seferinin Türk Tarihindeki genel algısına uygun açıklamalar içeren ve yeni bir şey söylemeyen cevabi yazınıza karşılık verme gereği duymazdım fakat yer yer şahsımı da hedef alan ithamlar karşısında susmanın doğru olmayacağını düşündüm

Evet, tarih bizim alanımız değildir. Fakat bizim alanımız da sizin istihfaf amaçlı yazdığınız gibi hikâyecilik değildir. Makalenin yazarı, bildiğiniz üzere hukukçudur, yazının da hikâye tarzında yazılmadığı ortadadır. Kaldı ki hikâye ve daha geniş anlamda edebiyat sizin sandığınız gibi hafif bir iş değildir. Çehov’un Rusya’ya, Ömer Seyfettin’in Türkçeye, Maupassant’ın Fransa’ya kattıklarını idrak etmenizi beklemiyorum. Bir yazısından dolayı muhatap aldığınız kişiyi istihfaf etmek amacıyla ‘hikâyeci’ yakıştırmasında bulunmanız bizi sizin ufkunuz ve müktesebatınız bakımından fikir sahibi etmiştir. Bu durum, zaten cevabi yazınızın tamamından edinilen intibaı desteklemektedir. Evet, edebiyata mugayir bir kişilik olduğunuz ortada, fakat bu temel eksiklik, sizin isminizin önündeki sıfatı fevkalade aşındıran bir eksikliktir. İfade ettiğiniz gibi bir hikâyeci olmak hedefi doğrultusunda daha fazla gayret göstereceğimi taahhüt ederim. Her öykü ve romanımda tarihçinin ifa etmediği sorumluluğu yüklenerek beş asırdır kahraman dediğiniz despotların gerçek yüzünü ancak bir sanatçının ifade edebileceği çarpıcılıkla çıkaracağım. Araplar ‘kalem çelikten daha gerçektir!’ derler. Zaman takdir etsin Yavuz’un kılıcı mı, öykücünün kalemi mi daha muktedirdir.

Sanatçıya lütfettiği hassasiyet ile tarih disiplinini sayısal envanter ve kronolojik bilgilerden ibaret gören bir takım tarihçilerin fark edemediği gerçekleri aşina kılan Tanrıya övgüler olsun. Şöyle ki; Yavuzun eli ile ecel şerbeti içen binlerce kişi sizin için sayısal bir veriden ibarettir. ‘Kahire sokaklarında elli bin ölü vardı.’ Cümlesindeki ölü, sizin için ‘elli bin’ sayısıdır. Sanatçı ise o elli bin kişinin tek tek isimlerini öğrenmek ister. Eşleri ile olan ilişkilerini, ana babalarını, yaşadıkları evleri, sevaplarını ve günahlarını merak eder. Ve en çok da onların ölümünün dünyanın tadından tuzundan neler eksilttiğini hissetmeye çalışır.

Gönül iktisap edilebilecek bir şey değildir Sayın Maksudoğlu, unvan iktisap edilir bir şeydir.

. . .

Bu makalenin yazarı hukukçudur. Aile kültürü gereği bilinçli bir şekilde hukuk alanına yönlendirilmiştir, hukuk eğitimi almıştır ve hâlihazırda hukuk ile iştigal etmektedir. Edebiyat alanında verdiği eserler de bildiğiniz üzere öykülerden ibaret değildir. Roman ve şiir dallarında ödüllü eserleri vardır. Dolayısıyla, cevabınıza konu makalenin sizin de kabul ettiğiniz üzere son derece etkili bir edebi dille yazılmış olması onu hikâye kılmaz. Konu bir hukukçu tarafından çok temel bir hukuk sorunu olan; ‘savaş ve şiddetin meşruiyeti’ bağlamında ele alınmıştır. Bir tarihçi olarak sizin sorumluluğunuz bu seferin kronolojik sağlamasını yapıp ‘Kral’ kelimesinin etimolojisini sorgulamak olmamalıydı. Sizin cevap vermeniz gereken soru, Mısır Seferinin hukuken meşru olup olmadığıdır. Gerek evrensel hukuk normlarına göre, gerek İslam Hukuku ilkelerine göre bu savaş meşru mudur? Hepsi bu…

Bununla birlikte tarih okumuş olmayı tercih ettiğimi de açık yüreklilikle belirtmek isterim. Lakin yazık ki bizim zamanımızda sizin de bildiğiniz üzere tarih okumak pek de matah kabul edilmezdi. Maatteessüf, bazen istidatsız, kabiliyetsiz, kifayetsiz çocuklar aileleri tarafından ‘Bundan bir şey olmaz bari tarih okusun da öğretmen olup karnını doyursun’ diye tarihe yönlendirilirdi. Ne kadar yanlış bir yaklaşım… Hukuk ise daha seçkin bir meslek kabul edilir, daha üst sınıflara mensup ailelerin çocukları tarafından tercih edilirdi.

Dolayısıyla biz hukukla iştigal ettik, üç dedesinin ismini sayamayacak kadar tarihe yabancı birçok kişi de tarihle…

Bu hususu da bu şekilde yerli yerine koyduktan sonra cevabi yazınızın kalan kısmını tashihe devam edecek olursak;

Evet, Mısır’a doğru yola çıkan Osmanlı ordusu Müslim askerlerden yani Yeniçerilerden ibaret değildi. İçinde Rum, Sırp, Hırvat askerler de vardı. Bahsi geçen gayrimüslim kavim adlarını sıralarken kastettiğimiz yeniçeriler değildir, kişilerin Müslüman olunca kavimlerinin dini ile sorumlu olmadıklarını biz biliriz, fakat anlaşılan odur ki sayın Maksudoğlu, siz Osmanlı Ordusunda Mısır seferine çıkarken Balkan halklarından birlikler olduğu bilgisini ıskalamışsınız. Size teğet geçen bu bilgiyi D. Ayalon’un ‘Preliminary Remarks on the Mamluk Institutions in Islam’ adlı eserinden edinebilirsiniz. Tabii İngilizce bildiğinizi var sayıyorum. Eğer bu varsayımım doğru değil ise John Keegan’ın ‘Savaş Sanatı Tarihi’ adlı kitabına bakmanızı tavsiye ederim.

Mısır ve Osmanlı ordusu karşı karşıya geldiğinde devrin gelenekleri mucibince savaşın sebebini anlatan konuşmalar yapılırken bu husustan bahsedilmiştir. Kahire’nin ele geçmesinden sonra Yavuz tarafından güvende olacağı teminatı ile çağrılıp öldürtülen Kurtbay’ın meşhur hitabesi açıklıkla bu durumu ortaya koymaktadır. Kurtbay şöyle seslenmektedir.

‘Sözlerime kulak verin ve iyi dinleyin ki aramızda kaderine ve kanlı ölüme koşan süvarilerin bulunduğunu sizler de, ötekiler de öğrensin. İçimizden biri bile sizin bütün ordunuzu yenebilir. Eğer buna inanmazsanız deneyebiliriz. Ama adamlarınız ateşli silahları bıraksın. Burada değişik ırklardan 20.000 kişilik ordunuzla bulunuyorsunuz. Olduğunuz yerde durun ve ordunuzu savaş düzenine sokun. Yalnız üç kişi size karşı geleceğiz. Bu üç kişinin neler yapabileceğini gözlerinizle göreceksiniz. Dünyanın dört bir yanından askerler toplamışsınız, aralarında Hıristiyanlar, Yunanlılar ve diğerleri de var. Savaş alanında Müslümanlarla karşılaşmayı göze alamayan Avrupalı Hıristiyanların yaptığı ateşli silahları da getirmişsiniz. Bu tüfeği bir kadın bile ateşlese büyük bir grup erkeği durdurabilir. Yazıklar olsun size… Müslümanlara karşı ateşli silah kullanmaya nasıl cesaret edebiliyorsunuz?’

. . .

Evet, Osmanlı ordusunda İslam olmayan askerler vardı. Yukarıdaki paragraf Memluk tarihçisi İbni Zebul tarafından aktarılmaktadır. Keegan’ın yukarıda belirttiğimiz eserinde ayrıntı bulabilirsiniz.

Sayın Maksudoğlu, nazarınızdan kaçan tek husus Mısır’a yönelen Osmanlı Ordusunun salt yeniçerilerden oluşmadığı değildir. Ermeni’nin yeniçeri olması meselesi de istisna olmakla birlikte rastlanılan bir durumdur. Ermeniler, hatta Gürcüler arasından devşirilen çocuklar da vardı ki en meşhuru Mimar Sinan’dır. Ağırnaslı bir Ermeni ailenin çocuğuydu.

. . .

Mısır’a yönelen Osmanlı Ordusunun şan, şeref ve iktidar için yola çıktığı da aşikardır aslında. ‘Gözü olan delil ister mi nura’ diye bir kelam-ı kibar vardır Aşikârdır ama görmek için göz gerek, anlamak için insaf gerek.

Bizatihi Uzunçarşılı, ‘Osmanlılar’ın 1490 muahedesinden sonra Memlüklere karşı olan muvaffakiyetsizliği hazmedemediklerini’ Mısır Seferi bölümünün ilk paragrafında tespit etmiştir. (bkz Büyük Osmanlı Tarihi. Ord. Prof. İ. H. Uzunçarşılı. Türk Tarih Kurumu yayınları Cilt 2. Shf 279)

Hammer’in yazdığı üzere henüz sefere başlamadan önce Mısır üzerine yürümek konusunda fikri sorulan Nişancı Mehmet ‘İki mukaddes beldenin himayesinin padişahın şanını arttıracağını’ dile getirmiştir. (Hammer Büyük Osmanlı Tarihi 24. kitap. 2. Cilt. Shf 469)

Hersekli Paşa ‘Ben Mısır’da iken Memlukların sizi tehdit ettiğini duydum’ demiştir. (Aynı eser)

Sizin de bildiğiniz üzere Yavuz, huzuruna getirilen ve huzuruna getirilmiş herkes gibi neticede öldürülen Tomanbay’a ‘Memluklar gibi devşirme bir Çerkes güruhuna padişahlık yakışmayacağı için onların saltanatını yıkmak üzere yola çıktığını’ bildirmiştir. İkrardır bu ve hukuk ikrar üzerine hüküm bina eder.

Bütün muteber tarih kitapları, tarih muharrirleri bu seferin şan şeref ve iktidar için gerçekleştirildiğini bin bir çeşit delil ile yazarken sizin aksi iddianızın delili nedir?

Kapıcının rüyası değil mi?

Bir tarih profesörünün Yavuz’un ordusunun şan, şeref ve iktidar için yola çıktığını öğrenmesi için böylesi bir makalenin yazılmasına ihtiyaç olmamalıydı.

. . .

Cevabi yazınızın bütünündeki sığlık bir kenara fakat şu cümle benim tarafımdan anlaşılmamıştır, anlaşılmayacaktır.

‘Zâten müslümanların tek Devlet olması esastır, iki başlılık olmaz’

‘Müslümanların tek devlet olması esastır’ hükmünü bir hoca olarak nereden ne şekilde çıkardınız bilmiyorum. Bu esasın kitap veya sünnetteki delili nedir? Kur’an’dan böylesi bir amaca Müslümanları sevkeden bir tek ayet, Resul hayatından bir tek delil gösterebilir misiniz? Yeri ve göğü yaratan Rabbin, yeryüzü iktidarı gibi ucuz bir maksadın peşinde olduğunu dahası biz inananlara böylesi bir sorumluluğu yüklediğini nereden çıkartıyorsunuz? Vücut iklimi ile yeryüzü iklimi arasındaki farkı nasıl anlamazsınız? Eğer gerçekten Yaratıcının böylesi bir muradı ve Müslümanların böylesi bir görevi var ise o tek devletin idare şekli ne olacaktır. Rabbimiz bize saltanat mı önermektedir, parlamenter sistem mi? Dikta mı daha İslami’dir, yoksa cumhuriyet mi?

Eğer böyle bir esas gerçekten var ise şimdiye dek Müslümanlara liderlik etmiş bunca kişi neden bu ulvi esası tahakkuk ettirememiştir. Biz avuç içi kadar vatan toprağında Kürt’ü Türk’ü bir çatı altında tutmaya çalışırken dünyanın her tarafındaki Müslümanları tek devlet çatısı altında birleştirmek ne derece mümkün olabilir? O halde Tanrı bizden imkânsızı mı istemektedir. Biz Müslümanların yeryüzünde Tanrı’nın o siyasi maksadını, yani tek devlet teşekkülü esasını gerçekleştirmemizin imkânsız olduğu gerçeği bu derece ortada iken biz gücümüzün üzerinde bir sorumlulukla nasıl karşı karşıya bırakılabiliriz.

11 Eylül’de ikiz kuleleri bombalayanlarla, Afganistan dağlarından Amerika’ya cihat ilan edenlerle bizim ne farkımız kalır Sayın Maksudoğlu.

Mamafih bunu ilk sizden duyuyor da değilim. Öğrencilik zamanımda sizin bu ‘esasınızı’ savunan, ‘Müslümanların tek devlet olması esastır’ diyen birkaç genç tanımıştım. Zaman içinde evrilip mansıp maksadı ile iktidara yakın yerlere konuşlandılar. Şimdilerde Tahrir meydanında halka ‘laiklik’ tavsiye eden başbakanın ‘elhak doğru söylediği’ gerçeğine teslim olmanın ruh dinginliğini yaşıyorlar.

Yavuz Sultan Selim de muhtemelen sizin gibi düşünüyor ve Tanrı’nın Müslümanlara devlet önerdiğini, o devletin de tek devlet olması gerektiğini düşünüyordu. Ama Sultan ille kendisi olacaktı. Çünkü yeryüzü iki sultan için çok küçüktü. İşte bu amaçla İran’ı yıktı, Mısır’ı yıktı, iki yüz bin Müslüman öldürdü, kardeşlerini ve yeğenlerini katletti. Benim söylediğim tamamen bundan ibarettir. O halde Yavuz’un seferinin şan için, şeref için, iktidar için yapıldığına başka bir delil aramak gerekir mi?

. . .

Sayın Maksudoğlu Mısır’daki hilafeti sembolik, siyasi, askeri ve mali gücü olmayan bir kukla olarak nitelerken gayet iyi biliyorsunuz ki Osmanlı’nın elindeki hilafet de semboliktir. Babadan oğla geçer. Oğlun akıl özürlü olması, oğlun yaşça küçük olması, haremden çıkmaması, sakalının protez olması Halife sıfatını taşımasına engel değildir. O cihat ilan ettiğinde Müslümanlar ayağa kalkmalıdır, onun hilafetini tartışmasız benimsemelidir.

Sırf Yavuz’un seferini doğrulamak için Mısır’daki hilafeti kukla olarak kabul eden ve halifenin ‘Mısır’a yürüme baği olursun’ ihtarını ciddiye almayan tarihçiler 1. Dünya Savaşında Almanlar istedi diye gereksiz yere İmparatorluğu o aptalca savaşa sokan ittihatçıların cihat fetvasına kulak asmayan Müslümanları nasıl suçlayabilir?

Teşbihtir… Eski Çerkesler bir anekdotla tarif ederler bu durumu. Yakalanan at hırsızı, atın zaten çalıntı olduğunu ileri sürerek savunur kendisini. Yavuz’un hilafeti gasp ettiğini ileri sürenlere hilafetin zaten işlevsiz olduğu cevabını verenler bu Çerkesin durumuna düşmektedir.

. . .

Sayın Maksudoğlu, makale bir tarihçinin kaleminin ürünü olmadığından sizin pek büyük hevesle altını çizdiğiniz kronolojik hatayı sahiplenmekte mahsur görmediğimi bildirmek isterim. Fakat yaşlı kralı da, genç kralı da iyi bilirim. Hem sizden daha iyi bildiğimi iddia ederim. Onları Kral olarak anmamın iki sebebi vardır. İlki şiirsellik ve anlam zenginliği yakalamaktır… Böyle kısa bir makalenin bir profesör tarafından beş sayfa şerh edilmesini sağlamak için kullanacağım kelimenin ahengi ve çağrışımını iyi seçmem gerekirdi. Yazının akışına uygun olan kelime Kral kelimesi idi. İkincisi bu kelimenin benim zihnimdeki karşılığının farklı olmasıydı. Aslında Memluk idarecileri Sultandır. Mısır’da da Sultan olarak anılır. Fakat Çerkesler onlara Kharal der. Kharal devlet başkanı ve devlet anlamında kullanılır. Devlet için Kharaligho ibaresi de kullanılır.

Keşke Kral kelimesinin etimolojisini merak ettiğiniz gibi Kansu Gavri adının nereden geldiğini de merak etseydiniz. Sizin Osmanlıcadan gelişigüzel okunduğu şekilde yazdığınız Kansu Gavri ismi bir galat-ı meşhurdur. Doksanına merdiven dayamışken at üzerinde savaşa giden yaşlı Sultan’ın adı Kansouko Anzour idi. Kanşou, bir Kabardey ailesidir. ‘–ko’ eki ‘oğlu’ anlamına gelir. Anzour ise özel adıdır. Hani sizin Anzavur olarak tanıdığınız Bigalı ayaklanmacının adı ile aynıdır hasılı.

Neden şimdiye dek hiç kimse bu meçhul adın ne anlama geldiğini merak etmemiştir. Tıpkı Loti’nin Aziyade’si gibi. Kızın adı Asiyat’tır aslında. Bildiğimiz Asiye işte… Ama bizim edebiyat eleştirmenleri onu Fransız’ın imlasıyla okur. Sonra ne saçma sapan bir ad olduğu konusunda yorumlar yaparlar, hatta onun bir erkek olduğunu iddia ederler. Tüm bunları yaparken adlarının önüne koca unvan kısaltmalarını koyarlar…

Çünkü onu kendilerinden görmezler. Bir Fransız’ın metresi değil mi? Adı Ayşe, Fatma, Asiye olamaz… Aziyade’dir işte. Yavuz’a karşı ülkesini müdafaa eden adamın adı da Kansu Gavri’dir. Onun adının bir anlamı olamaz. Bizim Sultanla (Kaddesallahu sırruhu) savaşmıştır o. Çünkü o ötekidir. O düşmandır. Dindaşınız, soydaşınız olması önemli değildir.

Sayın Maksudoğlu, işte bu bakış sakatlığından dolayı yazınıza benim etnik kökenimi de ekleyerek beni okuyucu nazarında ötekileştirmeye çalışmaktasınız. Bunu kabullenmem mümkün değildir. Çerkes kimliğimden dolayı beni hariçte tutmaya matuf ifadelerinizi affetmediğimi bildirmek isterim. Yazının sahibinin asırlardır İstanbullu olan şeceresi arşiv kaydı ile sabittir. Babam Tekel Müdürü olarak memleketin çeşitli yerlerinde devlet hizmetinde bulunmuştur, dedem tahsildar olarak sizin vatan namına ayağınızı değdirmediğiniz diyarlarda bu devlet için vergi tahsil etmiştir. Dedemin babası – ki sicili devlet arşivinde mahfuzudur- 1275 İstanbul Suriçi doğumludur. Osmanlı Rus harbi sonrasında Varna ve Selanik’te Devlet-i Aliye’nin telgraf hattını döşemiştir, Rusçuk Muhabere memurluğu yapmıştır. 1915 olayları yaşanırken Erzurum’da Posta Müdürlüğü vazifesini deruhte etmiştir. Ahalisi tamamen boşalan Erzurum’u en son terk eden kişi işte bu Posta Müdürü olan Mehmet Halis Efendidir. Onun babası ise Galata Gümrüğü ketebesinden Asitaneli Mehmet Said Efendi’dir. Ve ondan evvelki ceddim devlet hizmetinde sadakatle bulunmuş insanlardır. Rica ederim, bahsi geçen tarihlerde dedelerinizin ne iş ile iştigal ettiğini, nerelerde yaşadıklarını itiraf ediniz de kimin Osmanlı, kimin gayrı olduğu vuzuha kavuşsun.

Evet Çerkesler İslam ümmeti içinde en sağlam nesep ve şecere bilgisine sahip halktır. Binlerce yıldır soyadı sistemini kullandıkları için kimin hangi sülaleye mensup olduğu ve köklerinin nereye dayandığını gayet iyi bilirler. Hala Çerkesler arasında Mısrouko, Ferej, Kanşou gibi aileler vardır ve biz onların soyunun Memluklere uzandığını biliriz. Aynı şekilde hangi ailenin Türk, hangi ailenin Rus, hangi ailenin Arap kökenli olduğu bilinir. Benim ailem olan Dedebey ailesi İstanbullu bir Osmanlı ailesidir. Onlar Kafkasya’da, Balkanlar’da, Anadolu’da ve Arap topraklarında Devlet-i âliye için ter ve kan dökmüşlerdir.

Her Çerkes asalet iddiasında bulunur, ben kan esaslı asalete inanmam. Bence asaletin sebebi ahlaki erdemlerdir.

Çerkeslerin kan esaslı asaletlerinin kaynağı 15. yüzyılda yaşamış İnal adlı bir Prenstir. Bu prensin Kafkasya’dan Mısır’a gitmiş ve oradan ülkesine dönüp idare tesis etmiş birisi olduğu da iddia edilir, bir Hazar – Altın Ordu Prensi olduğu da. İkinci iddia daha gerçekçi görünmektedir. Prens İnal’ın çocukları, Yavuz Selim gibi iktidar uğruna kardeş, yeğen ve evlatlarını katletmedikleri için tek bir hanedan tesis edilememiş, sonuçta ortaya birçok prens ailesi çıkmıştır.

Çerkes örfüne göre soy anne yolu ile de geçer, çünkü kadının soyadı evlenmekle değişmez. Bu sebeple kişi annesinin ailesine de yeğen olmak cihetinden mensuptur.

Ne ben, ne bir başkasının etnik aidiyetinden dolayı bugünün moda tabiri ile ötekileştirilmesi İslam ahlakına da, örfe de, modern düşünceye de, akademik ciddiyete de sığmaz. Siz Osmanlılığın muhtelif halklardan, muhtelif etnik grup ve dinlerden meydana gelmiş bir imparatorluk kimliği olduğunu biliyorsunuz. O halde siz beni yazarken kimi zaman Türk, kimi zaman Çerkes kimliğine bürünmekle nasıl itham edersiniz? Size etnik aidiyetle Milli aidiyet arasındaki farkı hatırlatırım. İthamınızdan dolayı bu hatırlatma benim haddim dâhilindedir.

Evet, beş yüz sene boyunca hiç kimsenin eleştiremediği, din adamlarının bile kutsadığı, akademisyenlerin babaları gibi savunduğu despot bir sultanın zalimliğini haykırırken takındığımız duruş Çerkes duruşudur. Bu duruş top ve güllelerle donanmış ordunun karşısına kılıcıyla çıkan Kurtbay’ın duruşunun aynıdır. İmam Şamil’in, Cevher’in, tek başına ihtilalcilere kurşun sıkan Çerkes Hasan’ın duruşunun aynıdır. Bu duruşun içinde bulunduğumuz çağda revacı olmadığının farkındayız. Bu sebeple kültürümün kapitalizm karşısında direnemeyeceğinin bilincindeyim. Tıpkı top güllelerine direnemeyen Memlük atlıları gibi… Bu çağ taraf olmanın, taraftar toplamanın, her şeyi paraya tahvil etmenin çağıdır. Fakat bizi biz yapan bu dik duruştur. Varsın zafer top güllesi atanların olsun. Biz tarihe Kurtbay gibi, Şamil gibi, Cevher gibi, Hasan Bey gibi doğruyu haykıralım yeter.

Bu özelliğimiz bizim Osmanlı köklerimize halel getirmez. Asıl ironi akademisyen sıfatını taşıyan bir kişinin bu sıfatın gereği olan objektiviteden sıyrılarak, yazıda ileri sürülen cürümü sorgulamak yerine, yazarını etnik kimliğinden dolayı dışlıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu basit mantığı makul okuyucunun değerlendirmesine bırakıyorum.

. . .

Şunu belirtmeliyim ki yazılarımda bilinçli olarak ‘Tanrı’ kelimesini tercih etmekteyim. Zira Allah lafzı yüce yaratıcının İsm-i Has’ıdır. O ismin ulviyetinden dolayı gelişigüzel kullanılması bence uygun değildir. Ancak ibadet ederken, dua ederken kullanılmalıdır ki ehemmiyeti idrak olunabilsin.

Eski Çerkesler herhangi birisine özel adıyla hitap etmeyi bile nezaketsizlik kabul ederdi. Hayatı boyunca Mecid Adlı kayınpederinin adını söylememek için namazlarında ‘inneke hamidün efendi bey’ diyen hanımlar yaşadı düne kadar. Annem elli yıl boyunca kayınpederinin ismini telaffuz etmedi. Bizlere bile sevimli isimler takarak çağırdılar. Hatta bir Çerkes atasözü vardır. ‘Çok konuşan kişi kayınpederinin ismini de söyler’ Bu kültürel yaklaşım sebebiyle de yaratıcının ism-i hasını destursuz anmak yerine Tanrı demeyi tercih ederim. Dolayısıyla seçtiğim kelimelerden yola çıkarak hakkımda farklı bir intiba uyandırmaya matuf ithamınızı da kabul edemem.

. . .

Yazık ki Sayın Maksudoğlu üslubunuzun Yunus’un engin gönüllüğü ile ilgisi bulunmamaktadır. Evet, benim Pirim Koca Yunus; ‘Söz ola kese savaşı, söz ola kestirebaşı… Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz’ buyurmuştur.’ Fakat sizin fevkalade şaşırtıcı akademik üslubunuz savaş kesmeye yönelik değil, o çok beğendiğiniz, savunduğunuz, aldığı can sayısı Uzunçarşılı’da, Hammer’da, Haydar Çelebi’de, Celalzade’de kayıtlı zalim Sultan gibi baş kesmeye matuftur. Sizin bu bakış açınıza sahip delikanlılar yazara çizere kurşun sıkmaktadır. İnsanlara ‘Akıllı ol!’ tehdidi savurmaktadır. Sizin bu üslubunuzdan dolayı memleketin yazarına şairine, hasılı sizin hoşunuza gitmeyen, anlayışınızın kabul etmediği gerçekleri haykıran yazarlara, şairlere ‘Akıllı ol!’ tehdidini çeken güruhtan bir farkınız kalmamaktadır.

Ben ilmin izzetinin objektiflik olduğunu düşünürüm. Aydının -izm’i, cephesi, cemaati, cemiyeti, mezhebi, tarikatı ve fırkası olmaz. Aydın bilginin ışığında düşünür. Tüm aidiyetlerini bir kenara bırakır hüküm verirken.

Taraftarlıklarımız, etnik kökenimiz, cemaatimiz ve cemiyetimiz doğruları ile çıktığımız yol o doğruların etrafında dönüp durmamızı sağlar. Bizi doğrunun ışığına ulaştırmaz.

Ben inanan bir insanım, Osmanlı medeniyetine mensubum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan onur duyuyorum, bu vatandaşlık bağı dolayısıyla milli kimliğimi Türklük olarak tanımlıyorum. Etnik kimliği farklı bir aidiyet olarak kabul ediyorum ve milli kimliğimle karıştırmıyorum. Bu kimliklerin hepsinin insanlık âleminin değeri olduğunu biliyorum, sahip çıkıyorum. Fakat doğruyu ararken yola çıktığım nokta bu kimlikler değil, salt inancımdır. Bu böyle bilinmelidir.

Tarihi, bugünün problemlerini daha gerçekçi bir şekilde anlamak ve yarını daha sağlıklı kurgulamak amacıyla okumalıydı. Sorgulamayan, ataları kutsayıcı genel kabulün tekrarından ibaret cevabi yazınız, memleketimizde insafın, aklın, imanın gereği birçok konunun hakkıyla anlaşılmasının hala çok zor olduğunu ortaya koyması açısından fevkalade kıymetlidir.

Sizin bir Hoca olarak bu perspektiften konuyu değerlendirerek şu sorulara cevap vermeniz gerekmekteydi.

Hangi insaf ve iman ilkesi yüz binin üzerinde insanın ölmesi sonucunu doğuran bu savaşı meşru kılmaktadır?

Hangi insaf ve iman ilkesi yüz bin dindaşın ölümünü meşru kılar?

Hangi insaf ve iman ilkesi halifeye kılıç çekmeyi meşru kılar?

Hangi insaf ve iman ilkesi kendisine eman vererek, güvende olacağı sözü ile kandırılmış insanların başının gövdesinden ayrılmasını meşru kılar?

Soru budur…

. . .

Sayın Maksudoğlu, Osmanlı muhteşemdir ve o medeniyete mensup olmak ayrıcalıktır. Fakat bu ihtişamlı dönemde içimizi acıtan bazı hatalar vardır ki bunları kabul etmek gerekir. Bu doğruları memleketin aydınlarının hukukçu olsun, edebiyatçı olsun, tarihçi olsun dile getirmesi gerekir. O acılar Osmanlının ihtişamından bir şeyler eksiltmez ama bizim kendimizi daha iyi anlamamızı sağlar. Bu anlayış ışığında gelecek daha doğru bir şekilde kurgulanır.

II. Bayezıt’ın neden öldüğü hala şüphelidir. Tehkihü’t Tevarih onun zehirlendiğini ileri sürmektedir. Kardeşi Mehmed’i, Korkut’u, Şehinşah, Alemşah ve Mahmud’un oğullarını ve tüm yeğenlerini boğdurtmuş, vezirlerine ecel olmuş, haremdeki kadının korkudan ölmesine sebep olmuş Yavuz normal bir ruha sahip olmaz. Evet o Kahire’de katliam yapmıştır. Bunu bizzat katipliğini yapan Haydar Çelebi kaydeder. Solakzade ve Celalzade Kahire sokaklarında elli bin ceset olduğunu nakleder. Bunun adı Katliam değilse nedir? Sebep ne olursa olsun Paşa’sının başını gövdesinden ayıran ve o başı üç gün yanında taşıyan bir kişi sağlıklı bir ruh haline sahip olamaz.

Elçilerini, kendisinden eman isteyen çocuk yeğenlerini, kendisinin eman verdiği kahraman hasımlarını öldürten, bu davranışları ile devrin uluslar arası hukukunu ihlal eden bir kişidir sizin savunduğunuz.

Yavuz’un ihtirası Anadolu Aleviliğini hasım etmiştir. Yavuz’un ihtirası İslam dünyasına bir daha selametin girmesine mani olmuştur. Düşününüz sefer Mısır’a değil batıya yapılsa idi dünyanın şimdiki durumu nasıl olurdu.

Yavuz sonrası Osmanlı tıpkı bir ateşin sönmeden önce son kez yalazlanması gibi ihtişamlı bir dönem yaşamıştır. Bu dönemdeki ihtişamın mali kaynağı Yavuz’un Mısır’dan bin deveye yükleyip getirdiği, kalyonlarla İstanbul’a taşıdığı altın ve gümüştür. Evet aradan kaç yıl geçmiş olursa olsun Süleyman çağının tüm ihtişamında o gasp edilmiş servet vardır.

Peki geride ne kalmıştır? Sanatçısı, mimarı, düşünürü, kütüphaneleri, serveti, mukaddes emanetleri elinden alınmış bir memlekette ne kalırsa o… Çıplak ehramlar ve çöl.

Öte yandan bu seferin bir rövanşı olarak üç asır sonra yine bir kölenin önderliğindeki Mısır Ordusunun Kütahya’ya kadar geldiği hatırlanmalıdır. Ordularımızın Konya’da ve Nizip’te neden tarumar olduğunun cevabı verilmelidir. En korkuncu da Rus belasının Devlet-i âliye’ye ne sebeple musallat olduğunu anlaşılmalıdır. Tarihin ne kadar korkunç bir adaleti olduğu gerçeği görülmelidir.

Yavuz’un savunulmasını tarih engellemektedir Sayın Maksudoğlu. ‘Kişi sevdiğiyledir’ hadis-i şerif’i hükmünce Hak teala sizi Yavuz’la haşreylesin duasına dilim varmıyor.

Hak Teala kahramanla zalimin, Hüseyin’le Yezid’in arasındaki farkı anlayacak feraset versin bizlere. Hepsi bu.

. . .

Daha uzun  cevaplar gerektiren şerhinize karşı beyanımı burada bitiriyorum. Bu uzun cevabın neticesinde anlayacağınız üzere Allah’ın bir veli kulunun hemşireleri tarafından denize atıldığı konusunda bir tereddüt yoktur. Hata sizin o veli kulu Yusuf-u Kenan ile karıştırıyor olmanızdır.

Selam ile…

 

Av. Hulusi ÜSTÜN

 

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir