Rafet Nerede?

-Rafeet, Rafeet !
Yardım isteyen bir yaşlı mı, yoksa bir kadın sesi mi bu… ayazı kamçı gibi suratlara dolayan rüzgara karışıp denizin karanlığına, oradan berrak gökyüzüne, ışıltılı yıldızlara yükselen bir ses bu…
-Rafeet, Rafeeet !
Ben birkaç aydır duyuyorum bu sesi. Kendimi dinlediğim her yerde, yüzümü denize çevirince, çayımı yudumlayınca, sigaramı tellendirince… Ara ara… kulaklarımın içinde uğulduyor.
-Rafeet… Rafeeet !
. . .
-Rafet Nerede?
Bu soruya ilk kez bundan elli yıl önce Rafet’in annesi cevap vermişti. ‘Rafet bu… kim bilir nerede…’ Sabahın erkeninde şıkır şıkır giyinip çıkmış evden. Florya’da plaja mı gitti, Menekşe’de dostlarına mı uğradı, Bakırköy sahilinde kızlara mı bakıyor, İstanbul’a inip sinemaya mı gitti? Kim bilir… Akşamüzeri bahçedeki kör kuyunun üzerine kalas uzatıp evin kızlarını zorla kalasın üzerinden yürütmüş. Kızlar korkup yalvarmışlar kardeşlerine, ‘Rafet yapma, etme, düşeriz…’ razı edememişler. ‘İlle bu incecik tahtaya basıp kuyunun üzerinden geçeceksiniz. Sırat yok mu öbür tarafta…’
Rafet bu…
. . .
İsviçre çakısı gibi bir gençti aslında. Motordan, makineden, parçadan anlardı. Denizciydi, ticaret bilirdi, İstanbul çocuğuydu nihayetinde. Gönlü olunca ekmediği yerden biçerdi. Ehli namus adamdı, kendisinden başkasına zararı değmezdi. İlle paraya pula değer vermez, dünya malını gönlüne koymaz, cebine servet koysan ertesi güne kuruşu kalmaz. Bonkör adamdı vesselam. Biri ufak bir borç istese ihsana gark ederdi onu. Arkadaşının at arabasına dingil yaptırmak için babasının otomobilini kaynakçıya verip kestirmişti deli oğlan.
. . .
-Rafeeet, Rafeet ! Neredesin?
Gençken Tophane’de bir parçacı dükkanında çalışırdı da ustası bağırırdı hani.
Rafet, Tophane kahvelerinde olurdu, zar sallar, pul çalar, sigarasının külünü bırakırdı tavla kutularında… Tarlabaşı’na çıkardı, iki dirhem bir çekirdek giyinip caddede turlardı. Bazen çakırkeyf gelirdi eve. Babası söylenirdi… ‘Rafet… ne olacak senin halin!’ Söylenir ama kıyamazdı oğluna. Beş kızın erkek kardeşiydi nihayetinde. Ocağının dumanı olacaktı, ağacının dalı…

Rafet’in babası Raif Aga sözü senet, lafı kanun cinsinden bir koca Arnavut’tu. Soylu soplu ekabir adamdı işte. Gücü yettiğince kol kanat oldu oğluna. Birlikte çalışıp benzinlik işlettiler. 1966 senesinde Amerika’ya gönderdi oğlunu. Gidip dünya görsün, aklına yatarsa çalışsın… ama kaybolmasın… Gelirken Amerikan sanayisinin ürünü yepyeni bir tüfek getirsin babasına…

O yıllarda Rafet nerede?’ diyene ‘Amerika’da’ diyorlardı. Çok sürmedi arası dönüp geldi. ‘Tüfek bulamadım ama verdiğin para ile bir kasetçalar aldım, onu da dönüş yolunda heyheylenip denize attım be baba,’ dedi.
Gittiği gibi gelmişti yani.

Baktı olmayacak… Raif Aga evlendirdi oğlunu. Manika’dan temiz bir ailenin kızını aldı. Kızcağız Rafet’e bağ olmadı vesselam. Yine bildiğince yaşadı… Bir kış gecesi cebindeki tomar tomar parayı çıkartıp yanan peçkanın içine attı. ‘İlah mı lan bu… ona göre mi yaşayacağız? Bak ben adama ne ederim! ‘ diye bağırıyordu.

Raif Aga son çare olarak yetmişli yıllarda Yenibosna’da ne var ne yok satıp Silivri’ye geldi. ‘Silivri küçük bir kasaba… Rafet’in nerede olduğunu biliriz hiç olmazsa…’ diyordu. Kurfalı köyü’nden çiftlik satın alıp işlemeye başladılar. Toprak Rafet’in ilgisini çekmemişti. Çalış, işle, üret… nereye kadar. Bir ilkbahar günü yıldırım düşmüştü üzerine. ‘Rafet’i yıldırım çarptı’ diye bağırarak yanına gelenlere ‘bir şeyim yok, iyiyim, iyiyim’ dedi ama o günden sonra çifte, çubuğa, tarlaya ürüne değmedi.
. . .
Deniz çocuğuydu zaten. Silivri’nin Lazlarıyla ortak olup bir tekne aldı. Teknenin adı İbrahim Dayı… lüfer peşinde dolaştı, gırgıra çıktı, liman liman gezdi. Bir gün ayağı gırgıra takılınca otuz kulaç derine indi. ‘Rafet öldü, Rafet boğuldu’ çığlıkları arasında püf diye çıkıverdi suyun altından. O biçim ciğer vardı deniz kurdunda hasılı…
. . .
Raif Aga’ya emr-i hak vaki olduktan nice sonra… Rafet üç erkek evlat sahibi, yaşı elliyi devirmiş bir adam iken… 20 temmuz 2001 sabahı çıktı evden. ‘Ege’ adlı teknesi ile denize açıldı. Deniz ki çarşaf gibi, deniz ki akıntısız, dalgasız, parlak ve sıcak… Akşam oldu, dönmedi… ‘Rafet nerede?’ dediler, ama hiç kimse merak etmedi. Şimdi bir yerlerden düşer gelirdi, elinde balıklar, dudağında külü uzamış cigarası… sabah oldu dönmedi. Derken sahil güvenlikten aradılar evi. ‘Ege’ adlı tekne Güzelce açıklarında bulunmuş…
. . .
Durgun denizin ortasında bir bebek beşiği gibi sallanırken bulmuşlar tekneyi. Çapari suya atılmış, livarda birkaç balık… radyodan yükselen bir kadın sesi maviliğin içinde kayboluyor. Rafet’in elbiseleri katlanmış duruyor bir köşede, azık olmak üzere yanına aldığı domates ekmeğe değmemiş bile. Bir de olmaz olası sigara paketi… Termosun içinde sıcak çay…
Rafet yok…
. . .
Boğuldu mu diyeceksin? Rafet dediğin karpuz kabuğu gibi adam… Bıraksan Silivri’de dalıp Bandırma’da çıkar. Hani ayağı gırgıra takılıp otuz kulaç aşağıya indiydi de bir şey olmadıydı. Orkinos boğulur, Yunus boğulur, uskumru boğulur, Rafet’e bir şey olmaz.
Canına kastedip suya bıraktı kendisini desek dünyadan vazgeçen adam suya olta atar mı? Aldığı sigara paketini açmadan bırakır mı? Rafet yaşamayı sever hem… her biri babasının gözleri ile bakan üç delikanlı oğlunu bırakıp öldürür mü kendini. Allah var, evde bekleyen eşini de sever, üzülsün istemez…

Kalp krizi, kramp, sarhoşluk… bunların hiç biri girmez benim kulağıma… boğulduysa cesedi nerde? Dalgıçlar günler boyu aradı denizin dibini. Elde fener sahilleri taradılar… yok.. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Karabiga tarafında bulunan cesedin de ona ait olmadığı teşhis edildi.
Rafet Nereye gitti?
. . .
Yıllar geçti aradan, torunları dünyaya geldi. Mahkemeden muhtemel ölüm tehlikesi içinde kaybolduğu gerekçesiyle gaiplik kararı çıktı, ama hiç kimse inanmadı Rafet’in öldüğüne. Kimi ‘Sarıyer’de çay içerken gördük’ dedi, kimi ‘Kadıköy vapurunda’… kimi yeni bir hayat kurmak üzere Bosna’ya gittiğini düşündü, kimi iyi bir tüfek almak üzere Amerika’ya… Rafet’i bilip tanıyan kimsecikler ölümü ona yakıştıramadı…

Nicedir benim gönlüme düştü. Sanırım ki sahile insem, ‘Çık gayri kocattın hanımı da çocukları da… Bak torunlar delikanlı oldu neredeyse Rafet! desem teknenin burnu iskeleden görünecek. Külü uzamış sigarası ile inecek kıyıya. Elindeki balıkları uzatacak,
‘Nerdesin sen be Rafet, bir an için öldün sandık vallahi!’ diyeceğim.
gülümseyecek

‘Rafet, Rafeeeet !’
HULUSİ ÜSTÜN

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir