Seyyah Bir Ruhun Öyküsü

Karşılaşmamız Refik Halit Karay’ın Eskici adlı öyküsünde anlatılan cinsten bir tesadüf eseriydi. Bir ayakkabıcı dükkânında karşılaşıp bakakalmıştık birbirimize. Sonra birbirimizin öyküsüne gülmüştük. Bir yıl mı, bir buçuk yıl mı hatırlamıyorum. Her gün görüşüp her gün gülmüştük. Akıbet ayrılıp gitti buralardan. Ben Refik Halid’in Küçük Hassan’ı gibi kalakaldım ortalıkta.

İkimiz de ayrı dünyalarda ayrı öykülerin kahramanıyız hala. Bu öykülerin ortak tarafı hayatın dayattıklarını umursamayan iki adamın serüveni olması. Senede bir buluşup öykünün kopuk parçalarını hatırlıyor, kaldığımız yerden gülmeye devam ediyoruz birbirimize.

Öykünün bana ait kısmı yazıp çizdiklerimi okuyanlarca malumdur. Mevlana’nın dediği gibi “Sırrı men ez nale i men dur nist!” Yazıp çizdiklerim sırlarımın ve hayata karşı seslenişimin ifadesidir. Onun öyküsüne gelince… İptida Şıjzokue adlı köyü anlatarak başlamalı. Adana’nın Tufanbeyli ilçesine bağlı bir Kabardey köyüdür. Türkçe adı Kayapınar. Dünyalı Sezai’nin öyküsü bu köyde başladı.

Ber adlı aile, ilm-i Çerakese ile iştigal edenlere tanıdık gelecektir. Felsefe doktrini kendisinden haberdar olmasa da neanderthal insanın nece konuştuğu muammasını çözmüş olmasından dolayı Çerkes camia tarafından Büyük Filozof ünvanıyla tanınan Ber Hikmet de bu ailedendir. Benim Dünyalı dostum Sezai, Büyük Filozof Ber Hikmet’in özbeöz kardeşidir.

Evin en küçüğüdür Küçük yaşta ailesiyle birlikte Adana’nın Saimbeyli ilçesine taşınır, liseyi burada bitirir. Güzel Sanatlar fakültesini kazanıp geldiği İstanbul’da bir yıl kalsa da okul gönlünce değildir. Ertesi sene Mimarlık bölümüne girip Trabzon’a gider. Okul bitince Ankara ve Yalova’da çeşitli işlerde çalıştıktan sonra 1994’te Kafkasya’ya gidip Kabardey Balkar’ın başkenti Nalçik’te yerleşmeye karar verir. Orada Lena adlı bir Kabardey kızı ile evlenir. Yapıp ettiği en akıllıca iştir bu evlilik. Ona bu kızcağızdan başka kimsecikler tahammül edemez, kimsecikler sabredemezdi. Eşi ilk çocuğuna gebe iken bizimki Türkiye’ye döner. Askerde tanıdığı bir Silivrili’nin aklına uyup Silivri’ye gelir ve burada bir mimarlık ofisi açar. Bu esnada kunduracıya uğrar.

Biz kunduracıda karşılaştık… Aynaya bakmış gibi olduk birbirimizi görünce. O günden sonra kasabada kaldığı bir yıl boyunca benim en can dostum oldu. Hoş, aslında uyumlu bir dostluk değildi bu başlangıçta. Çerkeslerde adet olduğu üzere birbirimizi görmezsek hasretten ölüyor, görünce de öldürmeye kalkıyorduk. Birbirimize çok benziyorduk. Doğum günlerimiz bile aynıydı. Kalabalık ortamlarda bizim güldüğümüz esprilere başkaları surat asıyordu. İkimiz de sığmıyorduk dünyaya. Kasabada bir onun bir de benim bildiğim Kabardeyce ile Rusça karışımı bir dil kullanıyorduk kendi aramızda. Türkçe’yi hem Ediz Hun tarzıyla konuşuyordu, hem de Toroslu Avşarlardan öğrendiği şekliyle. Fevkalade çizimleri vardı. Kendi kendisine çizdiği karikatürler ve resimler değme sanatçının elinden çıkamayacak ölçüde ustacaydı.

Bir süre Silivri’de takıldıktan sonra canı sıkıldı, Çorbacı Halit Aga’da bana son kez çorba ısmarlayıp sulu sepken veda edip ayrıldı. Azerbaycan’a gitti, atlasta yerini bulamadığım bir şehirde bir yıl kadar çalıştıktan sonra Suudi Arabistan’a geçerken bana uğrayıp hediyeler getirdi. Mükemmel Azerice öğrenmişti. “ Ay gişi! ” Diye başlıyordu konuşmaya. “ Hardasan, harda galıpsan!” Ancak bir sosyolog gözünün görebileceği ayrıntılarla Azerbaycan’ı anlatıyordu. Yine oturup çorba içtik Fenerköylü Halit Aga’nın orada. Sonra Suud’a uçtu.

hulusi-ustun-seyyah-bir-ruhÇölün sıcağına bir yıl dayanamadı. Fasih avam Arapça’sı öğrenip Diyarbakır’a geldi. Diyarbakır kendisine kros araç kullanma becerisinden başka bir şey kazandırmamıştı. Yine buluştuk çorbacıda. Bana yemin billah edip bir daha yerinden kalkmayacağını, Yalova’dan ev alıp oraya yerleşeceğini söylüyordu. Gönlünce bir yer edinmişti Yalova’da. Kafkasya’daki eşini ve çocuğunu yanına getirmek üzereydi… ki deprem oldu. Kendisinden haber alıncaya kadar hafakanlar geçirdim. Günler sonra telefonunu açtığında bir deprem çadırında çay yaptığını anlattı bana. Hali keyfi yerindeymiş. Hayatının hiçbir döneminde kendisini bu derece evinde hissetmemiş.

Yalova yıkılınca bir inşaat firmasının teklifi üzerine Düzce’ye geçtiğini haber aldım. ‘Ne edelim, sağlık olsun, Yalova olmazsa Düzce olur’ diyordu. On beş gün geçti geçmedi Düzce’de de deprem oldu. Yine telefonlaştık, Silivri’ye gelmeyi düşündüğünü söyledi. “Aman” dedim, “Aman gözünü seveyim kal orada.”

Küstü bana. Eşiyle birlikte bir süre köyünde, Kayapınar’da, bir süre de Nalçik’te kaldıktan sonra İstanbul’da iyi bir iş teklifi aldı. İstanbul’da buluştuk. Yedi yaşına basan oğlunun zihni karmakarışıktı. Önce Çerkesçe, sonra Rusça ardından da Türkçe söylüyordu meramını. Aradan iki ay geçmeden Türkçe espriler yapmaya başlamıştı. Babasının ikiziydi İdar da.

Bir yıl kadar İstanbul’un tadını çıkardık. Hayat adamıydı bizimki. Yıldız Parkı’na kahvaltıya götürüyordu bizi. Gülhane parkında sergilenen kuğuları çalıp yemekten bahsediyordu. İstanbul’da yaşıyor olmaktan dolayı kendisi de eşi de mutluydu. Kızcağız bir yerde demir atamayan kocasına şaşırtacak ölçüde sabır gösteriyor, sadık bir gölge gibi izliyordu kendisini. Kısa zamanda Türkçe’sini düzeltmiş, tam bir İstanbul hanımefendisi olmuştu.

Günün birinde çalıştığı yerle ilişkisini kestiğini öğrendik. Ailecek gelip vedalaştılar. Eşini Kafkasya’ya bırakıp Türkmenistan’a geçti. Aşkabat’ta gördüğünüz bütün modern binalarda onun emeği vardır. Birkaç şantiyede görev alıp sanatını ispat etti, kendisini sevdirdi. Bu arada Türkmen dilinin inceliklerine de vakıf olma imkanı bulmuştu. Uzun seyrek sakallı bir Türkmen yaşlısı edasıyla Türkmence küfrediyordu. ‘Dünya dilleri arasında en güzel küfür Türkmence ile edilir,’ diyordu. ‘Bir de Cuma vaazı…’

Aşkabat’ta işi bitince Sibirya’da altı ay gece, altı ay gündüzün sürdüğü bir şehre gitti. Dünyanın en güzel kadınlarının yaşadığı bir şehirde bir süre çalıştıktan sonra şeytana uyarım korkusuyla Ukrayna’ya geçti. Bir süre de orada çalıştıktan sonra Moskova’ya… Moskova siyah saçlı kızıl sakallı bir adam için tehlikeli bir yerdi. Döndü, Türkiye’ye geldi.

Sultanahmet’te tramvay durağında buluştuk. Robenson Kruzo’ya benzemişti. Saçına sakalına ak düşmüştü. Bana köfte ısmarladı. Hayran hayran izliyordu İstanbul’u. Yalvardım yakardım. “ Oğlum çoluk çocuk sahibi adamsın, artık demir at bir yere” dedim. “Nereye?” diye cevap verdi.

Nijerya’ya… Açtım Google Earth’ü, kafam karmakarışık oldu. Nijerya’da adını bir türlü öğrenemediğim bir şehre gitti. Yaşadığı yerdeki tek beyaz oymuş. Öyle ki kendisine gönderilen bir mektup zarfının üstüne yaşadığı şehrin adını yazıp White Man!” ekleyince eline geçermiş.

Biz internet aracılığıyla görüşüyorduk. Türkçe, Rusça, Çerkesçe, İngilizce, Fransızca, Türkmence, Azerice ve Arapça’dan oluşan bir dille yazışıyorduk. Zamanla bu dile Orta Afrika’nın büyük kısmında konuşulan Hausa dilini de ekledik. “Alanguru!” diyordu bana. “Yewwe” diyordum cevap olarak. Ne yapıyorsun? Sorusuna “İki gezzeklik dünyada ne yapayım, eğleniyoruz” diye karşılık veriyordu.

Dolaştığı her yerden daha çok benimsemişti Nijerya’yı. İngilizcesini Fransızcasını pekiştirmişti. Yüzü kara, kalbi aydınlık dostlar edinmişti orada. Sadece tek farı yanan arabalara, motosiklette cam parçası taşıyan adamlara, kanalizasyonsuz şehirlere, haşlanmış ve kızartılmış muza alışmıştı. En çok da küçük çocukları anlatıyordu. Gözleri doluyordu onların yoksulluğunu anlatırken. Cüzdanı para ile dolmadıysa da gönlü insan sevgisi ile dolmuştu Afrika’da.

Benzinlikte bir Adanalı ile karşılaşmasını anlatıyordu kahkahalarla. Adanalı olduğu her halinden belli, göbekli, terli, esmer ama çevresindeki kapkara Nijeryalıların arasında ay parçası gibi parlayan bu adamla birbirlerine doğru kollarını açarak koşmuşlar. Yeşilçam Filmine ait bir kare gibiymiş sarılmaları. ‘Gadan alım, sen nerden düştün buralara…’

Geçtiğimiz günlerde yine İstanbul’da buluştuk. Bana fildişinden kolyeler, timsah derisinden çarıklar getirmişti. Sultanahmet’te bir kafede oturup muhabbet ettik. Bir camii avlusunda dağıtılan aşurelerden aldık. Gözlerini kapayarak zevkle yedi aşureyi. “Yaşamak, İstanbul’da soluk alıp vermek, burada gözlerini kapayıp aşure yemek ne güzel…” dedi.

Eşi de gelmiş… Sultanahmet’te bir otele yerleşmişler. Dünya tatlısı bir kızı olmuş bu arada. Adını Aliya koymuş. Kanada konsolosluğuna göçmenlik için müracaat edeceklermiş ailecek. Aynı zamanda Rus vatandaşı oldukları için müracaatlarının kabul edileceğini düşünüyorlarmış.

Hiç şaşırmamıştım bu düşüncesine. Güldüm sadece. Bundan yüz elli yıl önce yurdunu terk ederken evinin kapısını söküp yanında götüren Ber ailesinin en büyük dedesindeydi suç. “Sen bilirsin!” dedim. “Sığmadın koca dünyaya… ne desem vazgeçmeyeceksin bildiğinden. Kanada enteresna respublika… Go and look. Harda galıpdır, neçedir. Görmek gerek!”

Düşünceli düşünceli eğdi başını. “ Kim bilir nerede öleceğiz, oysa ben Şijokue köyünde Torosları gören bir tepe üzerine kurulu mezarlıkta yatmak isterdim. Mezartaşımda “İnsanlar ağaç değildir,” yazmalıydı. Dedi.

“Yalğan dunyage baramız, sto prosent ketamiz! ” dedim.

-Gaddan alım. Peju wopsatle! Nu krasivaya mir. Velakin eyne eskunu! İki gezzeklik dunyada. ”diye karşılık verdi.

-Yewwe dedim. yewwe…

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir