Silivri, Ergenekon ve Bir Şişe Pekmez

                      Kasaba aylardır ülke gündeminin baş meselesi olan Ergenekon yargılamasına ev sahipliği ededursun, kasabalılar için alışageldikleri günlük hayat sürüyor. Silivrililer ellerindeki cımbızı ve aynayı bırakmaya hiç niyetli değil.

            Eski komitacıyız ya… burnumu sokmasam olmazdı olup bitenlere. Kaç zamandır içimi kemirip duruyor,  hazır buraya kadar gelmişken Yalçın Küçük’ü ziyarete gitsem. “Kasabamıza hoş geldiniz!” desem, cezaevi görevlilerine sanığın savunmasını üstlenmek istediğimi söyleyip hava atsam, sonra oturup Hoca’yla muhabbet etsek. Kader, bu şark alimini zoraki misafir etme fırsatını vermişken tanıdık bildik herkesin dedesini sorsam ona… Yalçın Küçük bu… Yarım saat konuştuğu adama “Senin deden dünyanın felanca köşesinde, filanca servinin altında yatıyor” diyebilecek tek kişi. Konuşacak olsak ne dedeler buluruz birlikte, kimlerin soyunu kökünü çapalarız kim bilir.

            Ciddi ciddi kafama koydum bu planı. Birkaç meraklı avukat arkadaşa da açtım. Cezaevini arayıp görüş günlerini ve Hoca’nın kaldığı koğuşu da öğrendim. Giderken kendisine götürmek üzere soy sop ilmine dair birkaç kitap bile ayarladım. Fakat akşam yemeğinde bir araya geldiğimiz bir hukukçu arkadaş kurt düşürüverdi içime.

            Ergenekon sanıklarını görmeye gidenler de takibe alınırmış, telefonları dinlenirmiş, özel hayatı kalmazmış falan filan… Hoş kimden korkum var ki, hayatının her safhası ve ettiği her halt kendi kaleminden yazılıp kitap haline getirilmiş bir adamım ben. Hani ölüp gidecek olsam tutanın elinde kalacağım. Buna rağmen üç yıl önce kendi kendime verdiğim bir söz aklıma geldi. Ufacık, ama ufacık yaşayacaktım. Burnumu hiçbir şeye sokmayacaktım, her şeyden önce baba olacaktım, eş olacaktım, evlat olacaktım.

            Hasılı cezaevini ziyaret etme niyetimden vazgeçtim.

            Tam bu safhada telefon çaldı. Tanımadık bir ses, ama tanıdık tatlı ve çetrefil bir Çerkes şivesiyle telefonumu annemden aldığını, annemin halasının kızı olduğunu ve Tokat’tan aradığını bildirdi. Birlikte çalıştığı emekli bir öğretmen arkadaşının oğlunun Ergenekon soruşturması kapsamında apar topar tutuklanıp Silivri’ye götürüldüğünü titreyen bir sesle söyledi. Çocukcağızın Ergenekoncularla sohbet edip selamlaşmaktan başka suçu günahı olmadığını, dahası nişanlı olduğunu, yaşlı ve hasta annesinin çok endişe ettiğini anlattı. Hani bir gidip baksaymışım, hani işin iç yüzünü öğrenseymişim, hani eğer elverirse savunmasını üstlenseymişim…

             Açık açık konuştum kendisiyle, işin içine girecek olursam kendimi kaptıracağımı bildiğim için konuyla hiç ilgilenmediğimi söyledim. Hem tutukluya bir avukatın atanacağını anlatıp kırmadan dökmeden kibarca reddettim ricasını. Kadıncağız çekincemi anlayışla karşıladı. Bu vesileyle annemin sesini seneler sonra duyduğu, benimle tanıştığı için memnun olduğunu söyleyip kapadı telefonu.

            İki gün önce yine çaldı telefon. Bu kez yine tanımadık bir sesti karşıdaki. Silivri Cezaevindeki oğlunu ziyarete gelmiş bir baba olduğunu söyledi. Telefonumu annemin hala kızından almışlar, ziyaret bitmiş. Kuzeni anneme bir emanet göndermiş de onu nasıl ulaştırabilirlermiş.

            “ Eve buyurun, konuk edeyim,” dedim. Şehir içine giremeyeceklerini, hem zamanlarının olmadığını, hem de yol iz bilmediklerini söylediler. Sesinden belli ki yaşlı bir adam, ille buraya gelin desem annemin kulağına gidecek. “Sen yaşlı bir adamı neden ayağına çağırdın” diye paylayacak beni. Çaresiz bindik arabaya, eşimle birlikte cezaevine gittik.

            Eskiden göz alabildiğine uzanan gündöndü tarlalarının olduğu bir dağ başında, ölsen kurdun yemeyeceği bir yerde bulduk cezaevi yerleşkesini. Kapı girişinde telefonlaşıp ziyaretçilerle buluştuk.

            Belli ki adam duymuş çocuğunu ziyaret etmek istemediğimi. Kırgın bir sesle oğullarının masumluğu konusunda ikna etmeye çalıştı beni. Tutuklularla, tutukluların yakınlarıyla görüşen herkes de takip edilmekten, izlenmekten, telefonların dinlenmesinden endişe ediyormuş. Alıp mimliyorlarmış herkesi.

            Ayak üstü beş dakika konuştuktan sonra elimize bir paket tutuşturup anneme gönderilmiş selamları ilettiler. Selametleşip ayrıldık.

            . . .

            Bu sene kış görmedi buralar. Böyle giderse göreceği de yok. Tatlı bir bahar havasında yemyeşil tarlaların arasından ırılıp uzanan yolda kasabaya doğru yola koyulduk. Konuşmuyorduk ikimiz de, sessizliği hanım bozdu.

            – Hakikaten tutuklularla görüşen herkesi mimliyorlar mıdır? Atmasınlar bizi de Ergenekondan içeri.

            – Ne alakası var canım… biz bir emanet teslim almak üzere geldik sadece, hem tutuklu mu gördük. Altı üstü adamın babasını tanıdık da Ergenekoncu mu olduk.

            Sonra sustuk ikimiz de. Tarlaları seyrettik. “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini,” şarkısını söyleyecek oldum. Sesim çıkmıyordu can sıkıntısından. Şarkının yarısında durup bağırdım elimde olmadan.

–         Ne var şu paketin içinde Allah aşkına.

Ağlamaklı bir sesle cevap verdi bizim hanım.

–  Annene Zile’den pekmez göndermişler. 

–  İyi dedim, hiç olmazsa bir hiç uğruna deşifre olmadık.

Yeşilliklerin içinden ufukta parlak ışıltılar saçan denize doğru akıp giden dar yolda ilerliyorduk. Öyle güzel bir yoldu ki, şarkıya kaldığımız yerden devam ettik.

– “Çekerim hep o siyah gözlerinin hasretini…”

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir