Silivri’yi Sel Aldı

Geçen hafta Silivri’yi sel aldı. Çok değil, üç saat içinde olup bitti her şey. Gök delinmiş gibi fasılasız bir yağmurdan sonra benim sevgili Mavi Kasabamın alçağını çamur sel, yükseğini fırtına yel alıp götürdü. Öyle ki hasbelkader bir yar sevmiş olsaydık onu da el almış olacaktı.

Selin asıl şiddetle vurduğu Trakya içlerine gitmek müşkül iş olduğundan İstanbul’un lapacı gazeteleri Silivri’ye yığıldı. Hal böyle olunca ulusal basında şehrimizin adı anılır oldu ki, bu alışılmadık durum üzerine fani varlığımı önemseyen yaran ü ahbabım muhtelif diyarlardan telefon edip halimi sual ettiler.

Hoş, konuğum olanlar evimin emniyetli yerde olduğunu biliyordu ama olmayanlar da beni bildiklerinden endişe etmiyorlardı. Yine de Silivri adını duyunca akıllarına düşmüş olmalıyım ki telefonum susmak bilmedi. Düzce’den arayan seksenlik dostum Basri Fidan Amca “Sizin mahalle yukardadır, sana bir şey olmaz gerçi,” deyip Silivri seline tarih düştü adeta.

Sel aslında şehrin eskilerini şaşırtmamıştı. On – on beş yılda bir yaşanan bir durumdu bu. Eski Silivri denizden elli altı metre yükseklikte kurulu kale mahallesinden ibaretti aslında. Daha sonraki gelişimi de kalenin eteklerine ve yamaca doğru yayılmıştı. Ben otuz üç yıllık ömrümde şehrin alt kısımlarını suların yuttuğuna iki kere daha şahitlik etmiştim. Sair zamanlarda, olduğu yere ne akla hizmet edip de inşa edildiği anlaşılmayan otuz iki gözlü tarihi köprünün yapım amacı da bu zamanlarda ortaya çıkıyor. Böylesi su baskını zamanlarında vadiyi sel suları yutunca ulaşım sadece bu köprü üzerinden sağlanabiliyor.

Dolayısıyla olup biten hiçbir şey benim için hayret verici değildi. Bununla birlikte arayıp soranlara gerçekçi bir cevap vermeliydi.

Kızıma kestane kebap yapma vaadimi tehir edip gece saat 21 sularında arabaya atladım ve selin vurduğu yerleri dolaştım. Kalp gözü açık Basri Amca’nın keşif buyurduğu gibi sel bizim mahallede bir zarara yol açmamıştı ama yeni yerleşimin olduğu mahalleler tsunami vurmuşa dönmüştü. İstanbul yolunun kuzeyinde kalan siteler, eskilerin Karılar Deresi, yenilerin Boğluca dediği derenin iki yanı, Mimar Sinan’ın otuz iki gözlü tarihi köprüsünün civarı Nuh tufanı hakkında aynel yakin fikir sahibi eyledi bizleri.

Gerçi öğle saatleri başlayan yağmur ve onun ardından bastıran sel durmuş, benim keşfe çıktığım saatlerde ortalık büyük ölçüde sükunete kavuşmuştu fakat yine de köprü civarındaki manzara facia olarak nitelendirilebilirdi. Evlerin bodrum ve alt katları suya gark olmuş, araçların ancak üstleri görünebiliyor, ağaçlar, bahçeler su altında…. Bu insanlar denizle aralarındaki birkaç yüz metrelik uzaklığa nasıl güvenip de sıfır rakıma ev yapmışlardı hayret etmemek mümkün değil.

Silivri gibi en az dört bin yıllık bir yerleşim yerinin hemen yanıbaşındaki bu bölgede eskiden hiçbir yapılaşmanın olmadığı aşikar. Tarih boyunca hiç kimse buralarda taş üstüne taş koymamış. Konutlar bölgesi de öyle. İstanbul’la Tekirdağ arasında gözlemlenen birbirinin aynı coğrafi şekiller bunlar. Arazi kah yükselir, kah deniz seviyesine iner. Deniz seviyesine indiği yerlerde tarihi yerleşim görülmezken yükseltiler üzerine köyler kasabalar, kaleler kurulmuştur. Selimpaşa, Celaliye, Silivri… Eskilerin bir bildiği vardı şüphesiz. Öte yandan Küçükçekmece çukuru, Büyük çekmece Çukuru, Silivri Çukuru, Değirmenköy göleti,… Bu bölgelerde arazi yapısı çok düşündürücü.

Geçen bahar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Silivri’nin ortasından geçen derenin ıslah edilmesi için bir proje geliştirmişti. Fener’den Gazitepe’ye, Alipaşa’dan Silivri Kadıköy’üne çok geniş bir alana yağan yağmurun denize döküldüğü tek tahliye yeri olan dere yazın düşük debi ile aksa da kışın böylesi sorunlar olabiliyordu. Dahası derenin etrafındaki yapıların tehlike arz ettiği herkes tarafından biliniyordu. İSKİ’ye trilyonlarca paraya mal olacak bu projeye olur dedirtmek için alnımızın derisi çatlamış fakat dere civarında oturanlar arasından birkaç kişinin belki de politik endişelerle sakinleri yönlendirilmesi yüzünden işlem davalık olmuştu. Davacı vekilinin “Bu bölgede tarih boyunca taşkın yaşanmamıştır.” İddiasına yine tarihten bir cevap verip dava dilekçesinde Haçlı seferlerinde burada konaklayan Alman Ordusunu darmadağın eden selden bahsetmek zorunda kalmıştım.

İşte sana sel… Eğer yaz aylarında yapılan altyapı çalışmaları olmasa şehrin tüm merkezi sular altında kalacaktı. Gecenin bir saati gezerken aklıma düşüverdi. Şu sel görüntülerini fotoğraflayıp mahkemeye sunmalı.

Bizim Adem ne yaptı bu arada? Adem bizim belediyenin Beyaz Masa şefidir. Sabahtan akşama kadar başına toplanan onca insanı öf demeden dinler, her birinin derdine koşar. Başlı başına hayır cemiyeti gibi bir adam. Yabancı değil, bizim hısımlardan…

Telefon ettim. “Kapalı stattayım!” dedi. Arabayı oraya çevirdim. Stadyumun önünde İstanbul Büyükşehir Belediyesinden gelen afet araçları, Silivri Belediyesinin ekipmanı ve zabıta araçları bekliyor. İçeride iki yüz kadar göçer var. selin en şiddetli tokadını onlar yemiş. Şehrin dışına kurulu küçük barakaları, çadırları suya kapılıp gitmiş. Birkaç çocuk boğulmaktan son anda kurtulmuş. Dünya malı namına sahip oldukları birkaç yatak yorgan, birkaç kap kacak da kaybolmuş. Soğuktan korunmaları için kapalı stada yerleştirilmişler. Çoğu çocuk bir sürü aç çıplak insan.

Adem onların arasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesinden gelen battaniye ve erzakı dağıtmaya çalışıyor. Onca telaşın arasında bana “hoş geldin!” deyip işine dönüyor. “Arkadaşlar sıraya girmezseniz olmaz bu iş, lütfen sıraya girin…” Başına üşüşmüş onca insan arasında sıraya girin çağrısına kulak veren yok.

Her bir ağızdan bir söz çıkıyor ki ne söyledikleri belli değil.

–  A be bana verdin kara battaniye, başkasına verirsin kırmızıyı…

–  Bir battaniye ile beş kızandan hangi birinin kıçını örteyim be abi diyor bir başkası.

Ayaklarımın altında bir sürü küçük esmer çocuk dolaşıyor. Hepsinin ayacığı çıplak. Stadın bir köşesinde genç kızlar göbek atıyor, şalvarlı kadınlar tatlı bir roman şivesiyle birbirlerine laf yetiştiriyorlar. Hiç biri yardımda bulunanlara çıkışmıyor, kavgaları kendi aralarında.

Bizim Adem onlara sesini duyurmaya çalışıyor ama nafile. Elleri cebinde duvara dayanmış bir delikanlı bilgiç bilgiç konuşuyor.

– A be agam. İyi adamsın sen, yardım etmek istersin ama bu kadar çingene karısına nası laf anlatcan, bilmem diyor.

Oradan kırmızı şalvarlı orta yaşlı bir kadın atılıyor.

-Oooşt köpppek, senin baban çingene diyor.

-Hadi ordan be koca karı… Benim babam askerde generaldi diyor genç.

Bir başkası doğruluyor onu.

-Kızan doğru söyler. Generaldi babası. Komutanın kulağını ısırmıştı valla…

Generaldi paşaydı, ısırdı ısırmadı derken kıyamet kopuyor. Bir köşede oynayan genç kızlar koşuyorlar hemen, traşlı adamlar, çıplak ayaklı yaşlılar koşuyorlar. Bir kavga bir gürültü.

– Ben gidiyorum Adem, hadi kolay gelsin sana. diyorum.

Gülümsüyor Adem.

–         Ben şunların yemeğini vereyim de öyle ayrılayım.

Yağmuru seli unutup kavgaya tutuşanlara takıyorum kafamı. Dünyaya sahip olma hırsını tanımadıkları için ne sel ne yağmur onları fakir kılıyordu. Ne vermişti ki dünya onlara. Bir Cem Karaca şarkısı düşüveriyor zihnime. “ Nem alacak felek benim, nem alacak felek benim…”

Sarı çizmeli zabıtalar el sallıyor, sahiplerinin peşinden buralara gelmiş bir ıslak köpek ürkek ürkek geçiyor önümden. “Nem alacak yağmur benim, sel benim.” diyorum.

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir