Şimdiki Zamanın Üç Hali

1-şeytanın kapitalizm manifestosu

“Tüketimin yok etmekle eş anlamlı olduğu gerçeğine inanmayan birileri kaldıysa savaşımız bitmedi” sloganıyla mücadeleye devam… Yenilikler bulmak gerek, hiçbir zaman yeni kalamayacak yeni yenilikler… Mutlu olmaya gerek yok, bu sakil söylemleri bir kenara bırakmak gerek. Mutlu insan tüketemez!

Her şeyin satın alınabileceği bir çağ bu. Aşkın, ideallerin, daha pırıltılı tenlerin, daha lezzetli yiyeceklerin, daha fazla güneşin ve daha fazla rengin satın alınabileceği bir çağ. Satın alabildiği, tükettiği, eskittiği ve bu satın alma hırsıyla daha fazla değeri satılığa çıkardığı ölçüde anlamlı insanlık. Bırakın insanı tarif eden modası geçmiş filozoflar eşref-i mahlukattan, homo economicus’tan bahsedip dursun. Devir “homo consummatus’ların”(1) devri. Descartes yaşasaydı bu çağa teslim olur ve doğrulardı bizi. “Consummato ergo sum!” Derdi. Tüketiyorum öyleyse varım!

Tarihi daha çok satanlar yazıyor. Best Seller olabilirsen tarih de olabilirsin.Coğrafya,  yeryüzünün hangi köşelerinin pazar, hangi köşelerinin çöplük olacağını saptamaya yarayan ilim dalıdır.

Sanat, tüketimi teşvik için var.

Müzik müşterinin uyuşması için.

İktisat bilimi, pazar payının çetelesini tutmak için gerekli.

Din, belirli günlerde tüketimin arttırılmasını teşvik eden ritüeller zinciri.

Biz daha fazla satalım diye aşık oluyor insanlar; daha fazla satmamız için savaşlar çıkıyor, dünyanın dört köşesi yanıyor, her dakika bir yerlerde adını bilmediğimiz çocukların babaları ölüyor, annelerinin onurları kırılıyor. Ölenler yerini yeni müşterilerimiz olmaya aday başka çocuklara bırakıyor. İyi birer Homo-consummatus olmazlarsa onlar da ölecekler.

Onlara nasıl tüketeceklerini öğretmekten başka bir işlevi olmayan televizyonların başına kilitlenip kalmalılar. Daha güzel kızlar ve daha yakışıklı erkekler onlara tüketimin nasıl olacağını öğretmeli. Bütün öğretmenler genç olmalı. İsa da otuz üç yaşındaydı. Yaşlılar yeterince tüketemez, o halde yaşlıların olmadığı bir dünya kurmalı. Yaşlılar mabetlere çekilsin, bakımevlerine, huzur evlerine tıkılsın. Bize tutkuları susmayacak gençler lazım. Tutkuları bizim yerimize onları kamçılayacak, ‘daha fazla tüket!’ diye emredecek. Terleyip, kan döküp kazanmalı insanlar ve daha çok satın almalı, daha çok tüketmeli, daha çok satın almalı… en son kendilerini tüketeceklerini asla fark etmemeliler.

2- devran, değişim, dönüşüm
Bütün teolojik kaynaklar Adem’e secde etmeyi reddeden Şeytanın varlığını kabul ediyor. Onun bu başkaldırısı, dini mitolojide ayrıntılarıyla anlatılıyor. Son semavi kitap, şeytanın lanetlenmesine yol açan repliği bütün sadeliğiyle dile getiriyor:

‘Senin kullarından kendi istediğimi mutlaka alacağım. Onları saptıracağım ve boş heveslerle, özlemlerle dolduracağım; ben onlara emredeceğim, onlar da develerin kulaklarını kesecekler. Ve ben onlara emredeceğim, onlar Allah’ın mahlukatını ifsat edecekler!(2)

hulusi-ustun-simdiki-zaman-2Şeytan da bilgisini tecrübeyle olgunlaştırıyor olmalı. Tüm dünyada mahlukatın ifsat edilmesini sağlamayı amaçlayan hiçbir metot kapitalizm kadar etkili olmamıştı. Şimdi şeytani bir pazarın ortasında Pavlov’un deneklerine döndü insanlık. Kendisine gösterileni alıyor, kendisine gösterileni tüketiyor, başkalarının istediklerini kahraman ediyor, başkalarının istediklerini alkışlıyor, yuhalıyor.

Tüketimin ölçüsü zaruretti bir zamanlar. Türk için ekmek nimetti, Çinli için pirinç, Arap için hurma, Rus için patates, Meksikalı için mısır. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın insan, nimet bildiğini öpüp başının üstüne koyuyordu, aziz biliyordu, kutsuyordu. Kanaat ettikçe kıymetleniyordu elimizdeki değerler, başkasıyla paylaştıkça hafifliyordu ruhumuz.

Öpüp başımızın üstüne koyduğumuz nimet gibi aziz bilirdik toprağı, tarımın ne kimyasalından ne organiğinden haberimiz vardı. Toprak ne verirse eyvallah derdik. Sahi eyvallah lafını da nasıl tükettik. İçi boş bir diş macun tüpünün üzerine yaldızlı harflerle yazılmış bir markaya döndü eyvallah. Hal hatır sorana eyvallah, övene eyvallah, sövene eyvallah.

Çelebilik bu riyakar kabulün adı oldu nicedir. Cebimizde banka kartları, parmak uçlarımızda ekstradan kimyasal katkılı sigaralarımız, sırtımızda ‘only dry cleaning’ kumaştan ceketlerimiz olduğu halde “eyvallah” diyoruz gelene gidene. Düne kadar tanrıyı doğrulayan bizler bugünlerde her şeyi doğrular olduk çelebice. Yukarıdaki manifestonun gönüllü muhataplarıyız. Şairlerimiz eyvallah diyor, yazarlarımız eyvallah, editörlerimiz eyvallah diyor, savaşçılarımız eyvallah. Çünkü hepimizin cebinde en az bir banka kartı var. Evlerimizin baş köşesinde de şeytanın sözcüsü televizyonlar… ve hepimiz masum Mesih’in akranıyız. Hepimiz otuz üç yaşındayız. Eyvallah!


3-an bu an…

Sinema fragmanları ve reklam jenerikleriyle kirlettiğimiz bir kavram da zaman. Şimdi başka türlü bir dönüş içinde yeryüzü. Saatler başka, yıllar başka. Bayramlar, kandiller, geceler başka. Özlemeyi unutturan görüntülü cep telefonlarımız, istemeyi unutturan kredi imkanlarımız, geçmişi unutturan fantastik sinemalarımız var.

Zaman, bütünsel bir izafiyet olarak kabullendiğimiz kutsalımızdı oysa. Biz, gece yarıları insanlığın nasıl hayvanlaştığının örgün eğitimini almadan evvel, güneşi uyandırırdık her şafak saati; mahmur sulara değerdik ışıltılı ellerimizle. Hayra niyet edip tanrı adını anarak başlardık güne. Akşam ortalıktan el ayak çekilince gün boyu yapıp ettiklerimizin hesabını görürdük. Kimi geceler gözlerimize uykuyu yasaklayan vicdanlarımız vardı. Sahi biz ne çeşit ademlerdik…

Şeytanın manifestosuna uyduğumuzdan beri uykumuzun en derin yeri şafak saati. Akşam saatlerinde daha çok satın alıyoruz o günden beri. Bayramlarda, kandillerde, yortularda daha çok tüketiyoruz. Bir Brezilyalı pagan gibi karnavala çevirdik zamanın kutsal yüzünü. Af dilemek yerine eğleniyoruz nicedir. Başkalarıyla paylaşıyoruz coşkumuzu. Coşkudan başka paylaşılacak hiçbir şeyi tanımaz olduk. Daha çok tüketiyoruz. En az bizim kadar tüketme gücü olanların arasından seçiyoruz dostlarımızı. Tanrıya dair kanaatimiz de şu; hayatı bu kadar güzel kurguladığına göre ölümden sonrası da güzel olmalı. O halde bize bugünleri sağlayan kapitalizmin mabetleri olan mega marketlere gidip şükranlarımızı sunmak gerek. Daha iyi marka bir ürünün daha ucuza alınma imkanı her zaman var. Tıpkı her günahın tövbesi olduğu gibi. Tüketici kampanyaları kapitalizmin yortularından başka bir şey değil. Ne kadar çok taksitten yararlanırsak o kadar affa mahzar olacağız. Sadece kandil günleri vardı ecdadımızın; şimdi bize her gün florasan, her gün halojen, her gün lazer ışığı sağlayan kapitalizme şükürler olsun.

‘Şark oturup beklemenin yeridir!’ diyen Ahmet Hamdi Tanpınar görmeliydi bugünleri. Hiç kimsenin hiç kimseyi beklemeye tahammülü, yok artık. Şark artık Bin bir Gece Masalları’nın diyarı değil. Bin bir gece sürecek bir masalı dinleyecek kadar sabırlı prenslerimiz kalmadı. Bu çağın Şehriyar’ı her gecenin sonunda bir başka Şehrazad’ın boynunu koparıyor. Herkes ertesi gün yatağını ısıtmasa da gönlü ısıtacak bir sevgili bulacağından emin çünkü.

Ne acele bir yaşam gayreti bu. Ne acele bir edinim süreci… Kaynaştırdığımızı, sentezlediğimizi sanarak kaybediyoruz bizi farklı kılan her şeyi. Damarında yetmiş iki kavmin kanını taşıyan çocuklarıyla modern çağ, dünya vatandaşlarını yetiştirmiş olmanın gururuyla ne kadar övünse az. O çocuklar ki nerede olursa olsun aynı dil konuşan, aynı şarkıyla coşan, aynı şeylerden nefret edip aynı şeylerden hoşlanan yığınları oluşturan bireyler. Tek farkları aynı marka t-shirtleri, üzerinde farklı modern çağ sloganları taşımaları.

Eriyip benzeşiyoruz başkalarına. Kaybettikçe, farklılıklarımızdan sıyrıldıkça kabul görüyoruz. Aynı ayinlerde aynı kurbanları sunuyoruz ötelere. Tanrıyı toteme, tanrı elçilerini pop yıldızlarına, ibadetleri tabuya, mabetleri festival alanlarına marketlere dönüştürüyoruz. Tükettikçe anlamlanıyor varlığımız. Yaşlı dünya bizden nefret ediyor.

Zamanın bir yerindeyiz işte… İsa doğalı iki bin dokuz yıl oldu. Yeryüzünün her köşesinde birbirinin benzeri bir coşkuyu paylaşıyoruz. Her an daha çok dönüştürelim zamanı.  Vecd içinde sarhoş olalım, çünkü İncil’de öyle buyurulur; ‘kalilu minel hamri, yufarreh kalbel insan’ (3) Öyleyse içip ferahlatalım kalplerimizi. Hangi kitaba inanırsa inansın insanlık, hangi totemin önünde eğilirse eğilsin coşkuya kaptırmalı kendisini. Başka ferahlamış kalplere hediyeler sunmalı. Bu coşkulu karnaval kalabalığına kapıldıkça zamana uyacağız. Zaman uydukça hep genç kalacağız. Sürüp giden savaşlar, başında akbabaların bekleştiği siyah çocuklar, organ mafyası elinde dolaşan steril paketler içindeki çocuk yürekleri ve kornealar… Bütün bunlardan size ne! İsa insanlığın günahına kefaret olsun diye doğmadı mı?

Zaman işte bu zaman ve hiçbir zaman olmadığı kadar ‘an kame kan !’(4)

______________________________________________________________________

1) Tüketen insan
2) Nisâ Suresi 4:119
3) Luka İncili’nin Arapça metninden. “Az içki kalbi ferahlatır.”
4) Hazreti Ali’ye atfedilen “an bu andan ibarettir” anlamında bir söz.

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir