Yürek Yaram Çerkesya

Onların,
Doruğu Ay’a yıldıza yaren,
gölgeli kayın ormanlarıyla
gökyüzüne el eden
bıçak ağzı gibi keskin ayazıyla
çobanlara hayat veren
gündüzü çağıltılı, uğultulu, dağdağalı
dağları vardı.
. . .
onların
iki ucu dilber kirpiğinden keskin
ve kabzası çiçek pürçeği işlemeli,
ışıltısı göz alıcı buzulların renginde,
kınından çıktığında bir yılan dili kadar
öldürücü, yakıcı, sızlatıcı
gümüş kamaları vardı.
. . .
Çift oluğundan damlayan kan,
İlle intikam
ve çelikten elleri vardı

Su verilirken çeliğe iptida,
Bir atmacanın sıcacık kanını damlatmalı
Ölmek için doğar her insan
Devam etsin diye bu yaşamın döngüsü
Ölene ağlamamalı.
. . .
onların,
ulu dağlara öfkeyle çöken sisler içinde
ağır kanatlarını yay misali gerip uçan,
pençesi mızrak temreni, tırnağı ok ucu,
gagası kıvrık kartalları seçmeye alışkın
gök rengi, yosun rengi, gece rengi…
Yas tutmayan,
ağlamayan
geceler boyu kapanmayan
içinde yıldızlar pırıldayan
gözleri vardı.
. . .
Gördüklerim yeter,
Kıvancın ışığı ve tasanın karanlığı yeter.
Çağı gelince ölmeli insan
Mevsiminde kara toprağa karışan,
Soluk, sarı, geçkin yapraklar gibi.
Kapatıp gözlerini sabaha,
Yüreğiyle görmeyi bilmeli
. . .
Onların,
içine iyisiyle kötüsüyle koca dünyayı,
köpük köpük kızan, çağıldayıp coşan ırmakları
yücesinden yol geçmeyen ulu dağları,
iyi günde kötü günde gölge gibi kımıldanan dostları,
pususu karanlık, izi belirsiz düşmanı sığdırdıkları
gökten geniş, denizden derin,
kayadan ağır yürekleri vardı…
. . .
kimseler suvarmasa da
vakti gelince yeşerir dağ çiçekleri
terkimde taşıdığım boş heybe gibi
boş bildiğim yüreğim
sen nereden öğrendin seğirmeyi…
. . .
Onların
Hep bir ağızdan söylenince anlaşılır olan,
Gölgeli ormanların uğultusu gibi ahenkli
Yosun tutmayan suların çağıltısı gibi şiddetli,
Serin güz esintisi, kar ayazı, bahar sesi
Serçelerin neşesi ve ayağı tez dağ keçisi misal
Bir yükselip bir alçalan
Göğüs kafesinde yankılanan şarkıları vardı.
. . .
Wa – ha, wa – ha, wa – ha
. . .
Onların,
Erkeğinin gözlerine bakamayan,
Rüzgarın önünde savrulan bir kuş tüyü gibi
Hafif, ince, esrik, hülyalı
Bir baş eğişle selamlayan,
suya eğilen ceylan,
Çakmak çakmak gözleri ile gönüller yakan,
Gönüller yapan,
Hep tenhada duran,
Eşleri vardı.
. . .
Hani toprak gibi kadındı onlar.
Gökyüzü onlar kadar lekesiz değil,
Şimşek onlar kadar aydınlatıcı ancak.
Hani gülümseyince bahar gelirdi dağlara,
Kahkahaları olmazdı onların…
Su akar, onlar akardı.
Azıcık serinliğe kanıp çiçek açan
İnce belli ağaçlar gibi.
Yüzleri kızaran…
. . .
Dağı kesen boran, denizi kudurtan kasırga…
Depremlere benzerdi dilleri,
Kuşlar anlar, atlar anlar, rüzgar anlar idi
Onların söylediklerini.
. . .
Tanrım…
Sen bilirsin halimi…

H. ÜSTÜN

onlar… ah onlar…
Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir