Yağmur, Şemsiye ve Endişe

Nasıl da iyi geldi yağmur… Baharın henüz başındayken sararmaya duran dala yaprağa, daha yeni çağlaya durmuş meyve ağaçlarına, kocamış fıstık çamlarına tam zamanında can suyu oldu. Onun imdada yetişmesine şahitlik ettik balkondan. İğri iğri damlalar düştü yapracığın üstüne, kedi yavruları ardiye kapısının altındaki delikten içeri giriverdi. Karıncalar şaşkın şaşkın kaçıştı. Ihlamur ağacı banyo yapan bir çocuk gibi gülümsedi. İğde serin bir rüzgarla dallarını kımıldatıp kokusunu savurdu. Biz pencereden kızımla birlikte el çırparak seyrettik yağmuru.

. . .

-Bir şemsiyem olsa, dedi küçük kızım.

Öyle içten diledi ki bunu, biz dilediğimiz ve ümit ettiğimiz için yağmuru gönderen tanrım hatırına onun dileğini yerine getirmeye ahd ettik.

Yağmur şarkılar söyleyerek dalı yaprağı ıslattı. Özlediğimiz bir serinlik okşadı kollarımızın çıplaklığını. Çok sürmedi, yada geçen zaman bize çok kısa geldi, durdu yağmur.  Cama vuran damlacıklar ses kesti. Küçük bir derecik ırılıp aktı evin önündeki caddeden. Yolun iki yanındaki çınar ağaçları yeşil yapraklarıyla silkindiler.

Yağmurdan sonra annesiyle birlikte kızımın küçücük elini tutup şemsiye almak üzere evden çıktık. Yağmurun ıslattığı kaldırımda yürüdük, yolu gölgeleyen ağaçların altından geçerken yaprak uçlarında kalan son damlacıklar düştü yüzümüze. Her zaman olduğu gibi pencere önünde oturup sokaktan gelip geçeni izlemekte olan Şaziye Nine’ye el salladık.

İlk mağazada şemsiye yoktu… yağmuru unutmuş bir çağın çocuğuydu tezgahta duran genç kız. Yorgun ve solgun yüzüne garip bir çaresizlik ifadesi verip başını iki yana salladı. Onun verdiği cevap kızımı üzdü en çok. Sesini çıkarmadan bizimle birlikte terk etti mağazayı.

İkincisinde aradığımız türden bir şemsiye bulamadık. Var olanlar siyah, kocaman ve baston saplı eski tip şeylerdi. Kızım boyundan büyük bu şemsiyeleri biraz çekingen bir tavırla inceledi ve beğenmediğini söyledi.

– Çocuklar için yapılmış şemsiyelerden yok mu? dedik.

Yine hastasına “yapacak bir şey yok” demek zorunda kalan bir doktor tavrıyla karşılık verdi tezgahtar.

-Doğrusu öyle bir şemsiye bulabileceğinizi sanmıyorum, diye kırdı ümidimizi üstelik.

Kızım mağazadan çıkarken geri dönüp küskün küskün baktı ona.

Yürümeye devam ettik. Avucumun içinde tuttuğum küçücük eliyle çekiştirdi beni. Ne söylediğini anlamak için eğildim.

-Baba şemsiye bulamayacak mıyız? dedi.

-Tabii ki bulacağız kızım, merak etme. Daha gidebileceğimiz bir sürü dükkan var, dedim.

Yeniden gayrete gelip gülümsedi. Küçük adımlarını hızlandırarak annesine ve bana yetişmeye çalıştı. Rastladığımız tanıdıklar eğilip okşadılar yanağını. Kendisiyle ilgilenen herkese bir şemsiye almak üzere dışarı çıktığımızı söyledi. Ama üç buçuk yaşındaki bir kız için yapılmış küçük bir şemsiye alacaktık. Herkes sevgiyle saçlarını okşayıp “umarım bulursun aradığın gibi bir şemsiyeyi!” diye dilekte bulundu kızım adına…[/vc_column_text]

Girdiğimiz üçüncü ve dördüncü dükkanda bir kere kullanılıp atılacak cinsten Çin malı ucuz şemsiyeler vardı. Kapalı haliyle küçücüktü ama açılınca kocaman oluyordu onlar da. Bu kez rengarenk şemsiyeler görmüş olmak kızımı sevindirmişti. Bunların daha küçüğünün olup olmadığını sorduk dükkan sahibine.

-Hiç rastlamadım, ama bakın belki bulursunuz, dedi.

Dördüncü dükkan eski bir  tanıdığa aitti. Ona da anlattık ne aradığımızı,

-Yağmur yağdığı mı kaldı artık abi, diye karşılık verdi.

Öyle bir kırgınlık, öyle bir umursamazlık vardı ki bu ses tonunda, bir an için kızımın yetişkin olduğu yıllarda yağmurun yağmayacağı korkusu sardı zihnimi. Ya yağmurun altında ıslanamazsa büyüdüğü zaman. Ya evinin önünden derecikler akmazsa. Bunca hızlı bir şekilde kuruyan, ısınan, kavrulan dünya tükenirse kızımın zamanında… Sonra onun minicik ellerinin avucumda seğirdiğini hissettim.. O seğirtiyle tekrar yaşama döndüm, o seğirtiyle tekrar tanrıyı fark ettim. Başını kaldırıp vereceğim cevaba dikkat kesildi.

-O daha çok yağmurlar görecek, dedim ve baktım güllerden güzel yüzüne.

Tanıdık dükkancı “inşallah!” çekip kızımın bukle bukle saçlarını kocaman elleriyle okşadı.

Yine yola vurduk kendimizi. Kızım üzüntüsünü belli etmeye başlamıştı.

-Ya bulamazsak, dedi.
Bizce bunca değersiz bir şemsiyecik için onun böylesine endişe ediyor olmasını anlamaya çalıştım. Bulamazsak ne olacağı konusunda bir cevap veremedim, sustum. Avucumun içinde kaybolan elciğiyle çekiştirip ısrar etti.

-Baba… Ya şemsiye bulamazsak.

-Bulamazsak sana o renkli büyük şemsiyelerden alırız, diye benim yerime karşılık verdi annesi.

Bu karşılık hoşuna gitmemişti kızımın. Yüzünü buruşturup söylendi.

-Ama onlar çok büyük.

-Sen de büyüyünce kullanırsın, dedik.

İpeksi saçlarını savurarak başını iki yana salladı.

-Ama ben şimdi istiyorum, şimdi.

Onun heyecanı beni de etkisi altına almıştı. Bunca mı önemliydi bir küçük şemsiye. Bunca mı gerekli, bunca mı vazgeçilmezdi. Neden benim küçük kızımın zihnini bunca sarmış, yüreğine endişe olup çöreklenmişti. Oysa benim için varlığı ve yokluğu arasında hiçbir fark bulunmayan çok basit bir şeydi bu, anlamsız bir istekti. İki saat oynadıktan sonra kızımın gözünde de anlamını yitirip bir köşeye atılacaktı sonuç olarak. Böyle iken onun için endişelenmek niye?

Çocukluğum aklıma geldi. Onun yerinde ben olsaydım… ayağımda bu kocaman ayakkabıların yerine kızımın ayağındakiler gibi küçük pabuçlar olsa. Boyum bir metrecik, avuçlarım onun avuçları gibi küçük ve yumuşacık olsa. Onun kadar hayretle baksam gördüğüm her şeye, sonra başka başka anlamlar versem zihnimde. Bildiklerimin hepsini unutsam da yeniden öğrenmeye başlasam. Okuduklarımı okumamış olsam henüz, tanıştıklarımla tanışmamış olsam. Melekler yürüse peşimde, çiçekler başını çevirip baksa. Ben de kızım gibi sadece üç yıl önce gelmiş olsam dünyaya, böylesine basit bir şeyi elde edemeyecek olma ihtimali beni de endişeye düşürür müydü. Ben de böyle anlamsız bir şey için çocuk elimin yumruğu ölçüsündeki yüreğimi endişeyle doldurur muydum?

Yürüdüm ve yürüdükçe düştüm bu malihülyanın içine, yürüdükçe küçüldüm. Yıllardır yabancısı olduğum bir kuruntuya teslim oldu zihnim. Benim çocuk yüreğime de aşinaydı böylesi endişeler. Hafta sonu amcam gelmezse, kırdığım camdan dolayı annemden azar işitirsem, sık sık kesilen elektrikler çizgi film saatine kadar gelmezse… Ne büyük dertlerdi bunlar. Yaşım ilerledikçe endişelerimin ciddi gerekçeleri olduğunu sanıyordum. Lise yıllarında yaşadığım mevsimlik aşklar ne kadar ezici öneme sahipti, fakülte yıllarında yüreğimden çıkmayan sınav korkuları. Her seferinde ben de üzerinde ayıcık resimleri olan küçük bir şemsiyeyi bulamayacak olmaktan korkan küçük kızım gibi yersiz endişeler içine düşmedim mi?

Tanrı kullarının endişelerini gördükçe  gülümsüyor olmalıydı. Ne için olursa olsun kulların endişeleri küçük kızımın şemsiye endişesinden daha anlamlı olamazdı. Madem bu dükkanda değil bir başka dükkanda bulunacaksa, madem sahip olunduktan en fazla bir gün sonra tüm anlamını yitirip alışkanlığın içinde kaybolacaksa ne için endişe etmeli ki.

Kızıma sarılıp, “ Endişe etme, hiç endişe etme kızım. Hayatın boyunca endişe edeceğin çok şey olacak ve hiç biri bu şemsiye için duyduğun endişeden daha anlamlı olmayacak. İnsanın hayatını zehir eden şey, muhtelif şemsiyeler için duyduğu endişelerden başka bir şey değil aslında. Sen bunun farkına vardığında artık çok geç olduğunu düşünme. Avuçlarının içinde yavrunun elleri olsun ve ona yaşamın bir şemsiye uğruna zehir edilmeyecek kadar önemli ve güzel olduğunu anlat.” Demek istedim. Başımı eğip yüzüne baktım, dünyanın en güzel gözleriyle baktı gözlerimin içine.

-Ya şemsiye yoksa, dedi yine küskün küskün…

Güldüm. Bir oyuncakçı dükkanının önündeydik. Çocukken önünden her gelip geçişimde başımı çevirip vitrinindeki oyuncakları seyrettiğim bu dükkan demek hala buradaydı. Varlığını fark edemediğime göre büyümüş olmalıydım.

Yıllar sonra bu kez elinden tuttuğum kızımla girdim oyuncakçı dükkanından içeri. Yüzü tanıdık bir kadın ayağa kalkıp buyur etti bizi..

-Biz küçük bir şemsiye arıyoruz kızım için dedim.

Dükkanın içinde ilgisini çeken o kadar çok şey vardı ki, kızım neredeyse vazgeçecekti şemsiyeden. Neredeyse şemsiyenin yerine bir başka oyuncağa razı olacağını söylemek istercesine bakışlarını annesine çevirdi.

Kadın hemen yakınındaki bir rafa uzattı elini ve küçük bir baston görünümünde bir şemsiye çıkardı. Sonra gözümüzün önünde açtı onu. Şemsiyeyle birlikte kızımın yüzünde benzersiz bir gülümseme belirdi. Büyülenmişçesine uzattı küçücük ellerini. Tam istediği gibi bir şeydi bu. Üzerinde şemsiyeli ayıcık resimleri olan pembe bir şemsiye. Hemen omzunun üzerine koyup cama yansıyan görüntüsüne baktı. Oyuncakçı dükkanı tıpkı çocukluk günlerimde olduğu gibi neşeli kahkahalarla çın çın çınladı.

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir