Yeni sorunumuz… Etnik temelli devlet düşmanlığı

Türkiye siyasi tarihinde açılım bir aydınlanma çağının başlangıcı olarak tanımlanabilir mi? Türkiye’de farklı kültür ve etnisitelerin birliktelikleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu soruya devlet, ulus, asimilasyon, uzlaşma ve aydınlanma kavramlarına verdiğimiz anlamları sorgulayarak karşılık vermek gerekir. Devlet, birlikte yaşama konusunda varılmış bir anlaşmanın ürünüdür. İnsanların dinsel, dilsel ve kültürel aidiyetleri farklı olabilir fakat birlikte yaşama konusundaki iradeleri devleti tesis eden temeldir. Bu anlaşma her şeyden önce üzerinde anlaşılan yapıyı, yani devleti benimsemeyi gerektirir. Bu benimseyişin iyi niyet taşıması şarttır.

Modern manada Ulus kavramı ise aynı kandan gelmeyi şart koşmaz. Birlikte yaşama azim ve iradesi ulusal aidiyetin de temelini teşkil eder. Etnisite ise kan ortaklığını ifade eder. O halde farklı etnik gruplar bir ulusun bileşenlerini teşkil edebilir. Fransız da, Amerikan da, İngiliz de farklı etnik kimliklerin birleşmesinden oluşmuş ulusal yapılardır. Türk ulusu da farklı etnik gruplar ve yapıların birleşmesinden oluşmuş bir yapıyı ifade eder. Bu manada ben Türk kimliğini anayasal aidiyetin ifadesi olarak gördüğüm için kendimi Türk ulusuna ait hissediyorum. Etnik kimlik bundan başka bir tanımı gerektirebilir. Bir kişinin etnik kökeninin Kürt ya da başka bir şey olması, ulusal aidiyetinin Türk olmasına mani teşkil etmez.  Meselenin hukuki izahı budur. Bu hukuki ve bilimsel izah nedense bazılarının canını acıtır hale geldi. Oysa mesele gayet nettir. Etnik köken başkadır, ulusal aidiyet başkadır. Birisi doğuştan gelen bir özelliktir, değişmesi kuşaklar gerektirir, diğeri anayasal bir kavramdır, sonradan edinilebilir.

Türk devleti benim ve ecdadımın kabul ettiği bir birlikte yaşama zemininin adıdır. Çarpıcı bir tarihsel bir maceranın neticesinde oluşmuş bu zemine karşı sorumluluk hissi içinde olmamız doğaldır. Her devletin kendisini koruma güdüsü vardır. Her devlet, bekası için uğraş verir. Bu güdü ve bu uğraş dün ulusalcı politikaları ve sonucu asimilasyona giden bazı uygulamaları gerektiriyordu. Tabii ki bu uygulamalar ve politikalar bizce tasvip edilemez, onaylanamaz. İşte toplumun geldiği nokta bu politikaların çürüklüğünü ortaya koymuştur.

Devlet kavramını topyekun reddeden bir felsefeye sahipseniz bunu saygı ile karşılarım, fakat devlet yapısını kabul etmekle birlikte Türkiye devletine karşı bir düşmanlık hissi içinde iseniz, alternatif bir devlet yapısı ortaya koymayı hedefliyor ve bu amaca ulaşmak için silah kullanıyorsanız bunun romantik sebepleri olduğunu düşünmem.

Her insan topluluğu içinde farklı özellikler taşımak sorun teşkil etmiştir. Kosinski’nin Boyalı Kuş’unu hatırlayınız. Farklı bir dil, farklı bir din, farklı bir kültüre mensup olmak insanı bir yönüyle boyalı kuş haline getirmektedir. Uygar olmak, modern olmak, eğitimli olmak her renkten kuşun bir arada yaşaması ve sorunların minimize edilmesini gerektirir. Her dilden, her dinden, her inançtan insanın bir arada sorunsuz yaşayabilmesini amaçlamalıdır uygarlık dediğimiz.

Şimdi geldiğimiz noktada insanların kafasında kavramların karmakarışık olduğunu görüp üzülüyorum. Farklı bir etnik gruba mensup olmanın, farklı bir dine mensup olmanın, farklı bir kültüre mensup olmanın öncelikle devlete düşman olmayı gerektirdiği yönünde bir ön kabul oluştu. Sırf devlet görevlisi olduğu için insanlar öldürülüyor, sırf devlet malı olduğu için eşyaya zarar veriliyor. Bunun adı Vandalizmdir. Gerekçesi ister etnik olsun, ister dinsel olsun, ister dilsel olsun adı Vandalizmdir.

Hiçbir dilin konuşulamaması adam öldürmenin gerekçesi olamaz.

Devlet tabiidir ki bu tavır karşısında reaksiyon gösterecektir. Bu reaksiyonun gösterilmesinde zaafa düşülürse bir etnik grubun karşısına bir başka etnik grup çıkar. İnsiyaki, fevri hareketler önlenemez. Biz ne Hutu’yuz, ne de Tutsi…

Ulusalcı ve asimilasyonist politikaların devri kapanmıştır. Bu anlayış ile belki bizim ülkemizde birkaç manevra daha yapılabilir ama netice doğurmaz. Uygarlık birbirini dinlemeyi, farklı fikir ve aidiyetlerin bir arada yaşamasını gerektirir. Devlet politikasının da bu anlayışla tesis edilmesi yoluna girilmiştir.

Fakat öncelikle halkın bu anlayışa sahip olması gerekir. Ben etnik temelli devlet düşmanlığının ulusalcı ya da asimilasyonist politikalardan daha ciddi tehlike olduğunu düşünüyorum. Çünkü ulusalcı ya da asimilasyonist politikalar dünyanın dayatması ile bertaraf edilebilir. Etnik temelli devlet düşmanlığı ise halkları, dilleri, dinleri birbirine düşman kılacak bir tehlikedir. Bunca tahrike rağmen hala bu ülkede bir etnik kavga yaşanmaması enteresan değil mi? Oysa geçtiğimiz günlerde ülkemizde bir etnik grup ile o etnik gruptan olmayanlar arasında kavga provası yapıldı. Bu prova ve bundan sonra olup bitenlerin sorumlusu bence devletin asimilasyonist politikaları değil etnik temelli devlet düşmanlığıdır.   Evet kabulü zordur, bu beyanım oldukça tepki uyandıracaktır ama kanaatim, zannım budur. Ya da daha doğru ifade ile benim bindiğim atın sırtından mesele böyle görünüyor.

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir