BABAMIN ARDINDAN

 

‘Sizin hiç babanız öldü mü?’

Bir Cemal Süreyya şiiri bu. Kendimi bildim bileli çok severim. İlk kez ne zaman okudum, nerede duydum hatırlamıyorum.

Benim babam öldü. Ben de babası ölmüş herkes gibi kör oldum.

Işığın sönmesi gibi olmadı benim babamın ölümü. Yanan bir mumun ağır ağır tükenmesi gibi oldu. On iki yıl sürdü. Ağır ağır azaldı ışığı, gözlerim karanlığa alışmıştı o öldüğünde. Aslında belki onun ölümü değildi beni kör eden. Ben doğuştan kördüm.

Babalar ölünce çocuklar kör olur ama bir Çerkes baba ölünce çocuklar hayatları boyunca babalarının ışığının uzağında durduklarını anlar ve karanlıkta geçen bir ömre hayıflanırlar.

Zordur Çerkes babaların çocuğu olmak, onun ışığının yanında doğmazlar çünkü. Onun sıcağını tanımazlar. Baba bir yanda yanar, çocuk bir yanda.

Ben babam ölmeden bir kaç yıl önce anladım karanlığımı.

. . .

İşin geçmişi var.

Ben diyeyim beş asır, siz deyin bin yıl.

Benim babam koca imparatorluğun enkazı altında kalmış bir aileye mensuptu.

Bir Asitaneli Mehmet Sait Efendi vardı. Bugün Şehzadebaşı’nda İstanbul Belediye binasının olduğu yerde yaşardı. Galata’da meyve-i huşk Gümrüğü katibiydi. Bilmem ki setresi uzun eteği çamur muydu? Mehmet Halis onun oğlu… 1857 doğumlu. Telgraf mektebi mezunu. Varna’da, Selanik’te, Rusçuk’ta, Eğin’de, Pülümür’de onun ayak izi var. 1915’te Erzurum Posta Müdürü… Kitapların yazdığına göre İttihat Terakki’de vazifeli… Bu naif kalem efendisinin Cevriye Hanım ile yaptığı ikinci evlilikten doğan ikinci oğlu Mehmet Muhlis benim büyükbabam.

Mehmet Muhlis’i tanımadım. Anlatılanlardan bildiğim o ki ruhumun ikiziydi. Ne tatlı, ne serkeş bir serencamı vardır onun. Bir sevda uğruna kocaman hayatı heder etmiş bir delişmen adam. Banknot yakıp kahve pişiren efelere benzetirim ben onu.

-‘Ben seferberlik görmüş adamım’, dermiş bir sıkıntıyla karşılaştığında. Çakırkeyfken ‘Çok memurların azlini, çok tüccarların iflasını gördüm, benim keyfim hep aynı keyif…’ diye kıkırdarmış.

Tahsildar Mehmet Muhlis, Tokat’ın bir köyünden kaçırdığı Mumina’yla birlikte Karaköse’deyken 1938’de dünyaya gelen dördüncü evladı idi Naci. Benim babam… O iki yaşındayken Mehmet Muhlis çakırkeyf kafa ile mal müdürünü, kaymakamı, dava vekilini dövüp sardalya gibi yere uzatmaktan hapse girdiğinde sene 1941 idi.

Mumina çocuklarını alıp memleketine gitti. Ağabeyinin yanına sığındı. Dört çocuk, dayılarının yanında altı yıl kaldılar.

Muhlis cezasını çekip ailesini almak üzere eşinin köyüne gittiğinde dayısının bacakları arkasına saklanıp kendisine bakan Naci bir kelime Türkçe bilmiyordu.

Eyvah ! dedi Muhlis Efendi. Eyvah… Bir delikanlılık uğruna ödenmiş ne büyük bir bedel bu…

. . .

Babasının ışığının uzağında kalmış bir adamdı benim babam. Sekiz yaşına kadar görüp bilmediği babasına dair büyük bir boşluk vardı içinde. Sarhoş olduğu bir akşam ‘babama gideceğim’ diye ağladığına şahit oldum da oradan bilirim.

Baban öldü, yıllar oldu öleli, diyordu annem.

Babamı özledim… Babamla konuşmam lazım benim…

Babasıyla konuşması lazımdı, çünkü babası onunla hiç konuşmamıştı. Atları severdi onun babası. Alnı akıtmalı atları, doru atları, al atları, kızıl atları… Sadece eşi Mumina’yı ve atları seven bir adamın oğluydu benim babam.

O da sadece atları sevdi.

. . .

İnsanlara adıyla hitap etmeyi yasaklayan gelenekler dolayısıyla ‘Guruw!’ diyordu ona babası. Güç kuvvet gibi bir şeyler çağrıştırıyor bu kelime. O da bana adımı söylemezdi. Sevgi ile seslenecek olursa ‘B’odiy’ derdi. Yoksa ‘B’ıddeukh!’ Nasıl bir yaşanmışlığın sonucuydu bilmem ki çocuğuna ‘Sert ol’ anlamına gelen bir ad takmak.

Hayatım boyunca onun istediği ölçüde ‘B’ıdde’ olamadım. Daha çok uzlaşmaktan, daha çok anlaşmaktan yanaydım.

-Balıkçıyla, çorbacıyla, hacıyla, hocayla ne işin var senin, derdi bana. Yerini bilemedin, yerini bilemedin.

Bilmiyordum yerimi. Işığını ve sıcaklığını çocuklarından esirgeyen bir Guruw’un ışık gördüğü, sıcaklık gördüğü yere uçuşup giden, gönlü her rüzgara açık çocuğuydum ben. Bunun bir babanın yüreğinde ne büyük bir boşluk bıraktığını bana oğlum öğretti. ‘Kötü çocukların da canı yanmasın. Ben konuşarak sorunlarımı halledebilirim’ diyen küçük oğlum…

Bununla birlikte soyumdan tevarüs ettiğim aksi yüzümü gösterirdim ona. On sekiz – yirmi yaşındaydım… O yanlış biliyordu, hocalar doğru… O yanlış yapıyordu onun dışındaki herkes doğru.

Konuşmak mümkün olmuyordu.

Oysa annesine şiir okur gibi bir sesle seslenirdi babam. ‘Lagıyj’ derdi. Parlak, pırıltılı, parlatılmış anlamında. Eşine karşı öyle değildi. İlk gençlik sevdasını unutsun diye alel acele evlendirmişlerdi onu annemle. Yarım yüzyıl birlikte yaşadığı eşine ‘Lagıyj’ diyemedi. İlk gençlik sevdasının hediye ettiği parfüm şişesini emanet etmişti anneme. Annem o parfüm şişesini elli sene sakladı.

Felçliydi, kımıldayamıyordu. Her istediğini anında yerine getiren bir eşi ve hastalığı boyunca başucundan ayrılmayan kızı vardı yanında. Bir gün dedim ki ona,

Artık eşine ve kızına karşı minnetini belli et.

Kaşlarını çattı;

-Ben hayatım boyunca kimseye politika yapmadım. Allah izin ederse bundan sonra da kimseye politika yapmayacağım, dedi.

Benim babam politika yapmazdı. Anlamazdı da politikadan… Kadroculuk ettiği gerekçesiyle seksen öncesinde gazeteye haber olmuştu. Sürülmesi konuşulmuş, tehditler almıştı. Yıllar sonra onu haber yapıp hedef eden köşe yazarıyla gazetelerde boy boy resmim yayınlanınca acı acı gülmüştü.

Şu sarılıp elinden plaket aldığın ak saçlı adam vurduracaktı beni ortalık yerde. Vurmayı beceremedi ama oğlumun hocası oldu… Kader işte böyle…

. . .

Hayat karşısında hep teyakkuzdaydı. Yüzlerce yıldır baskın beklediği için silahıyla yatan insanların çocuğuydu sonuçta. Teyakkuzdaydı ama tedbirsizdi. Sonunu düşünmezdi söylerken, davranırken, gelirken ve giderken. Sonunu düşünmeden hareket etmem o sebepten.

Ayrılın ulan kalabalığın içinden, demişti görev yaptığı kasabanın en güçlü ailesine. Eli belindeki tabancanın kabzasında… Karşısında bir sürü insan… ‘Bugün benimle birlikte üç beşinizin selasını versinler…’

Rüşvet aldığından yakınılan bir bürokratın odasına dalmış ‘Nasıl gidiyor işlerin irtikapçı namussuz ! ’ demekten ötürü düşman kazanmıştı.

Odacısını kendi yanına almak isteyen kaymakama ‘gücün yetiyorsa gel de al!’ diyecek kadar pervasızdı.

Ayhan Işık filmi gelmiş kasabaya… Sinema salonu tıklım tıklım dolu, bir boş sandalye var en önde… Kimsenin oturmadığı bir boş sandalye… Film başladıktan beş dakika sonra gelecek Müdür bey için ayrılmış…

İtibarlı adamdı.

. . .

On bir yaşındaydım… yanında yürüyorum… Elini omzuma koydu. Elimi beline koyup baş parmağımı pantolonunun kemerine taktım. Bir dağın yanında yürüdüğümü hissettim. Öyle gönendim.

Yıllar sonra… ölümünden bir yıl kadar önce dedi ki bana…

Ufacıktın… Yanımda dağ var sanırdım…

. . .

Yanyana durduğumuzda yanyana duran dağlar gibiydik ama aramızda çok da anlamlandıramadığım başka dağlar vardı. Bin yıl önce konmuş dağlar. Bin yıl önce yükseltilmiş dağlar. Oğul ile baba arasında aşılamayacak dağlar, yürümekle bitmeyecek mesafeler…

Tanımazdı beni sanki… Hakkımdaki endişelerini duyduğumda anlıyordum bunu. Tanımazdı beni. Nedir zihnimden geçen, nedir peşinde olduğum, nedir hoşlanıp nefret ettiğim… Tüm bunlar hakkında hiç bir fikri yok gibiydi. Yanımızda konuşmazdı, gülmezdi. Bağlama çaldığını bilirdim, yanımızda eline almazdı.

Sonra başımı kaldırıp çevremdekilere baktım, yakınlığımız ölçüsünde yabancıydık akrabalarımızla. Hep mesafe… Bir ömür yürünüp de aşılamayacak bir mesafe. Can olamıyorlardı birbirlerine. Bir görünmez komutanın idaresindeki askerler gibiydiler. Salt baba oğul arasında değil, kardeşler arasında, kuzenler arasında da vardı bu mesafe. Elini uzatsan değeceksin ama gönlü kilometrelerce uzakta. Büyük kuzenimden ‘Ben sana gelmem yavrum!’ sözünü duyunca fark etmiştim. Dağlar vardı aramızda dağlar… Kalkıp gelmesine izin vermeyen, önünü kesen, yoluna duvar olan dağlar… Küçüğün görevleri belliydi, büyük ise tanrısal bir makamda duruyordu. O sadece görev veriyordu, o sadece saygı kabul ediyordu. Ağlamıyorlardı. Dertleşmiyorlardı. Sıkıntılarını üleşmiyorlardı. Törensel tavırlarla bir araya geliyorlardı. Herkes birbirine ‘Yavrum!’ diyordu. Muhabbeti ortaya koyan bir hitap olmaktan ziyade mesafeyi hatırlatan, kimin büyük ve önemli olduğunu ifade eden bir hitaptı bu.

Yavrum ! Ben sana gelmem…

Asitaneli Mehmet Said’in yavruları altı kuşaktır hiç bir şekilde bir araya gelememişti. Her biri ferden ferda erdem abidesi. Her biri ferden ferda asil ve güvenilir. Her biri ferden ferda farklı… Her biri diğerinden fersahlarca, gezegenlerce uzakta…

Fark ettim ki halkım bu yüzden yenilmiş, bu yüzden dağılmış, bu yüzden yok olmanın eşiğine gelmişti.

. . .

Neden bana bunca yasak… Neden bunca endişe? diye sesimi yükselttim bir gün becerebildiğimce.

Gözleri doldu…

-Bir morga soktular beni… Halis içeride dediler… Açtığım her çekmecede morarıp tahrif olmuş cesetler… Beşinci mi altıncı mı çekmece… Çektim Halis bana bakıyor. Ben soğuk bir morgun içinde kardeşimin sönmüş gözleriyle karşılaştım. Endişem o sebepten…

Halis küçük amcamdı. Yirmi sekiz yaşındaydı. 1980’in Ocak ayında bir asansör boşluğunda cesedi bulunduğunda öleli bir kaç gün olmuştu. Babam onu morgda görümüş ve o günden sonra susmuştu.

O suskunlukla geçen 38 senenin ardından kardeşinin öldüğü gün, belki de yine onun öldüğü saatte, 26 Ocak 2018’de son nefesini verdi.

Halis’in acısı onun içindeki gençliği, yaşama sevincini alıp yerine endişe ve kasvet bırakmıştı. Oysa mektuplarından anlıyorum kardeşiyle de arasında aşılamaz dağlar vardı.

Sadece kardeşimi? Ağabeyi… Kuzenleri… Yeğenleri… Akrabalarının hepsi… Komşuları… İş arkadaşları… Hepsiyle arasında aşılamaz bir mesafe… Sadece kendisinden bir buçuk yaş büyük sevgili kızkardeşiyle et ve tırnaktı. Gözgöze geldiklerinde omuzları sarsılarak gülerlerdi. İkisi de çocuk olurdu biraradadayken

-Beni sormadı mı ölmeden önce… Beni yanına çağırmadı mı? diyordu halam cenazesi için geldiğinde.

Yalan değil… Başkalarını unutan zihninde kızkardeşi capcanlı duruyordu. Bahsi geçtiğinde gülümseyerek adını mırıldanıyordu.

Gülten… Yavrum Gülten…

. . .

Son gününden bir kaç ay önce sanrılar görmeye başlamıştı. Artık düzgün cümleler kuramıyordu. Kimi kavramları Çerkesçe karıştırıyordu.

-Ağabeyim geldi… Annem geldi… Annem dedi ki; istersen benim yanıma gel, istersen diğer tarafa git ama Kag’uaj… Hamdi geldi. ‘kag’uaj’ jie…

‘Kag’uaj’ Türkçesi olmayan bir çağrı bu. Gel ama kesin bir şekilde gel… Gel ama bir daha geri dönmeyecek bir şekilde gel…

-Skag’uajınu-ım, deseydin…  Gelmeyeceğim deseydin onlara.

-Uzak dedim… Ayaklarım tutmuyor. Halim yok.

-Başka kim geliyor baba?

-Ferhat… (Dayısının oğlu. Yedi sene evvel öldü. Onunla da arasında yaşarken dağlar denizler vardı) Ferhat’ı çok özledim ya hu…

-Halis, Halis geliyor mu hiç?

İç çekti… Bu isim anıldığında iç geçirmesi gerektiğini biliyordu. Israr etmedim.

. . .

Emekli olduğunda kırk yedi yaşındaydı… Her türlü sosyal siyasal gayretten vazgeçmişti o yaşta. Hemen hemen arkadaşsızdı. Hiç kimseyi yaklaştırmazdı yanına. O sonradan görme, bu sahte vakar… felanca ucuz davranıyor, filanca ciddiyetsiz… öbürü afaki afaki konuşuyor. Beriki kul cinsi…

Ben de uzağındaydım. Zihnim uzaklaşıyordu ondan. Onun beklentisinden bambaşka bir adam olarak şekilleniyordum.

Hocaların kitaplarını okuma… Bilgi vermez, görgü vermez. Para kazanmanı da çevre edinmeni de sağlamaz. Bunlara kalsa cennetin kapısında durup hiç kimseyi içeri almayacaklar. Bırak bu hocaların kitaplarını… diyordu.

Ben bayılıyordum hocaların kitaplarını okumaya. Cilt cilt kitap… Hepsi birbirini yalanlayıp duran ve her biri kendine göre cennete giden yolu tarif eden, ölmüş ya da sağ bir sürü hocanın eseri. Ben onları okudukça uzaklaşıyordum, hocalardan hazzetmeyen babamdan.

Çok uzun süre uzak kaldık birbirimizden. Yıllarca… Aramızdaki dağlar yükseldikçe yükseldi. Müşfik bir gelin ve onunla birlikte evi dolduran iki çocuğun sevdası olmasa kaybedecektik birbirimizi. Eşim ve çocuklarım bizi birbirimize yeniden yaklaştırdı.

Babam, gelini ve torunları ile birlikte ‘sevmek’ kelimesini telaffuz etmeye başladı.

. . .

Ona özgü telaffuzları vardı kimi kelimelerin. Cekete ‘Jakit’ derdi, itfaiyeye ‘etfaiye’, için diyemez ‘içün’ derdi, müzik diyemez ‘muzik.’ Çocuklar babalarının kelimelerini kullanıyor. Konuştuğum zaman soruyor insanlar ‘Sen Naci Bey’in oğlu musun?’ Evet… Ben Naci Bey’in oğluyum.

Bir kaç yıl önce… Annem telefonun bir ucunda ağlıyor.

Tırnaklarını keserken parmağını acıttım…

Gittim… Bir enkaz halinde oturuyordu koltukta. Yamulmuş, şekli bozulmuş parmaklarını güçlükle doğrultup tırnaklarını kestim. Bu muydu bir vakitler yanında yürüdüğüm dağ? Bu muydu sinema salonunda sandalyesine kimsenin oturamadığı adam? Bu muydu Guruw?

Çekip gideceğini anladım o an. İyileşmeyecek… Oturup konuşamayacağız… Herşey benim içimde kalacak… Herşey onun içinde kalacak…

Tırnaklarını kestiğim felçli elini dudaklarıma götürdüm. Şaşkın ve soran gözlerle baktı yüzüme.

-Özür dilerim, dedim. Özür dilerim…

. . .

At düşkünlüğü…

Duyduğunda gözlerini bizden kaçırdığı şarkılar türküler… Halis’in şarkıları türküleri…

Politika yapamayan, kını kaybolmuş kama gibi bir mizaç…

Ve bir illet…

Bana ondan kalan bunlar.

. . .

Dedesinde de babasında da vardı o illet. Bana da geçti. Kanımız damarlarımızı patlatırcasına hızlı devrediyor. Yüksek tansiyon diyorlar ona.

2006 Mart’ında felç oldu. Önce sağ tarafı tutuldu… Fizik tedaviyle iyileşebilirdi aslında. Vaktiyle bir dağ keçisi gibi mağrur yürüdüğü sokaklardan kolunu bacağını sürüyerek geçmeyi onuruna yediremedi. Kapadı kendisini dünyaya… Hiç bir yere gitmedi, hiç kimse ile görüşmedi… Önce depresif bir bunalım dediler, sonra ‘Alzheimer’… Günden güne kaybetti hareket yetkisini. Zihni günden güne köreldi. İyileşmek için hiç bir gayret göstermedi.

Son altı ayında ‘kanser’ dedi doktor.

Her gün her dakika kulağım telefonda. Ev telefonundan annemden başkası aramaz…

-Baban düştü, gel kaldıralım…

-Babanı yatıralım,

-Baban ilacını içmiyor,

-Baban uyuyamıyor,

26 ocak sabahı çalan telefonun öbür ucunda annemin hemen hemen tamamen bitmiş sesi…

-Babanı uyandıramıyorum, dedi.

. . .

Gittiğimde soğumuştu elleri… Gözleri kapalı, ellerini kavuşturmuş uyuyordu. Çok eskiden, çocukken yaptığımı hatırladığım bir şeyi yaptım. Eğilip öptüm yüzünden.

Baktım yüreğim onun buz tutmuş yüreğinin yanıbaşındaydı. Aramızda ne mesafe ne dağ kalmıştı.

. . .

Üç kuşaktır tanış olduğumuz bir ailenin büyüğü Turan Amca geldi ilk önce. Onu cenaze arabasına koyduk… Turan Amca bir çocuk gibi ağladı köşeye çekilip.

-Yeğen, dedi yeğen… Yoktur kimin öldüğünü benden başka bilen. Senin baban emsali bir daha bu dünyaya gelmeyecek cinsten delikanlı bir adamdı.

. . .

Kendisini ‘Kag’uaj !’ diye çağıran annesinin, ağabeyinin ve erkek kardeşinin yanına şehir içindeki eski mezarlığa koymadık. Yanıbaşımda duran kuzenimle aramızdaki yüksek dağ, derin deniz, uçsuz bucaksız mesafe engel oldu anlaşmamıza. ‘Yavrum!’ dedi kuzenim. ‘Meftaları rahatsız etmeyelim…’ Alipaşa köyünde denize bakan bir yamaçta açılmış çukura bıraktık babamı. Sanki on iki yıldır ağlayan bir çocuktu da anasının kucağına verilince sustu. Bütün ağrıları dinmiş, bütün acıları bitmiş, bütün ıstırabı sona ermiş, bütün endişelerinden kurtulmuştu.

Onu istirahatgahına bıraktıktan sonra eve dönerken çocukluk arkadaşı Cemal amca aradı.

-Yavrum, dedi… Yavrum… Kardeşim gitti mi?

Başımı kaldırıp sağımdaki yaşlı çınara baktım. Bir yaşlı babanın vücudu gibi bükülmüş çınar gövdesine… Tek ve tenha bir yalnızlık hissi çöreklendi yüreğime. Sanki bir ulu ağacın dalıydım, ağaç yıkıldı ve beni bu caddenin ortasına attılar.

-Gitti, diyebildim.

. . .

Asitaneli Katip Mehmet Said, posta müdürü Halis Efendi, tahsildar Muhlis, Seyn Musa, Remzi, genç Halis, Mumina, Remziye, Dzeiko Mehmet, yeğen Kenan ve diğerlerinin yanında benim babam… Aralarında dağlar olmadan, mesafeler olmadan, fersah fersah uzaklıklar olmadan bir aradalar.

Günün birinde bana da ‘Kag’uaj !’ deyip çağıracaklar.   O zamana dek bir ulu ağaçtan kopmuş dal gibi buradayım…

‘Sizin hiç babanız öldü mü?’

‘Benim bir kere öldü, kör oldum…’

 

 

Kardeşi Halis ölmeden kısa zaman önce babam.
1939  Mumina ve oğlu Naci Karaköse’de iken. Naci bir yaşında yok.
Vefatından önce.. 2017. hastalık dönemi…
Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir