Beylikdüzü’nde Geçmişin İzlerini Aramak

Üç bin yıllık geçmişinden haberdar olduğumuz İstanbul, sadece tarihi yarım adası ile değil, genişleyip geliştikçe içine aldığı köyleri, vadileri ve tepeleriyle de birbirine bağlı öykülerin mekânıdır aslında. İki kıtanın birbirine el uzattığı yere kurulu bu şehrin coğrafyası gibi tarihinde var olan şiirsellik şehrin çevresine kurulu her köy ve kasabada hissedilir.

İstanbul’un yeni ilçelerinden olan Beylikdüzü adeta yeni keşfedilmiş bir kıta gibi öyküsüne yabancı olduğumuz bir yer. Çünkü öykünün kahramanları topyekün terk etmiştir buraları. Başkaları gelmiş, başkaları başka manalar yüklemiş, sonra zamanın eli değip değiştirmiştir…

Oysa Büyük ve Küçük Çekmece gölleri arasında kalan bu coğrafyanın öyküsü, savunmaya elverişli konumu, denize çıkışı sağlayan gizli limanları ve bereketli topraklarından ötürü muhtemelen İstanbul ile başlar. Bu coğrafyayı ilk şenlendirenler İstanbul’un ilk sakinleri sayılan Yarımburgaz Mağarası’ndakilerin akrabaları olmalıdır. İlk kez taşı üst üste koyan, ilk kez köy oluşturan da onlar.

Bilinen o ki Balkanların doğu ucuna adını vermiş ve yaşadıkları bölgelerde ciddi tarihi izler bırakmış olan Trak kabilelerinin yerleşim alanlarından biridir Beylikdüzü. Bölgedeki en eski yerleşim yerlerinden birisinin adı seksen yıl öncesine kadar Trakatya’dır ki bu ad bölgenin ilk sakinlerine de işaret etmektedir. Yine şüphesiz Trakatya ve Trakya sözcükleri aynı etimolojik kökten gelmektedir.

Bölgenin doğası son derece güzel, korunaklı, bereketlidir. Çatalca içlerine yağan yağmur suyunu denize taşıyan bir dereye ve zengin su kaynaklarına sahiptir. Bölgede karın en fazla yağdığı, kuzey rüzgârlarının en fazla hissedildiği, rakımın en yüksek olduğu yerdir.  Bununla birlikte ciddi bir tektonik zemine sahip olduğundan yerleşim yerleri büyüyememiş, köyler kasabaya, kasabalar şehre dönüşememiştir. Tarihi yarımada ile kıyaslandığında en büyük şanssızlığı budur Beylikdüzü’nün. Bu nedenle bölgede kadim çağlardan beri var olan Anarkha (1) Trakatya ve Gardan adlı yerleşim yerleri mütevazı balıkçı köyleri olarak kalmıştır.

Roma’nın altın çağlarında bile bölgedeki köylere ilişkin ayrıntılı tarihi kayıtlara rastlanamaz çünkü İstanbul’un batıya açılan kapılarından Balkan içlerine uzanan yollar Çekmece Göllerinin kuzeyinden geçmekte idi ve bu bölge yüksek konumu, derin vadileri ve sık ormanları yüzünden güvenlikli değildi. Adeta kıyıda unutulmuş üç balıkçı köyü vardı sadece. Kendi kendine yeten, sakin fakat İstanbul’a en yakın liman noktalarını barındıran kanunsuz üç köy…

Bölgenin Türklerle ilk karşılaşması Sultan Orhan zamanına denk gelir. Orhan ile  İmparator Kantakuzen’in kızı ile Selimbria’da (Silivri)  nişanlanır. Bunun öncesinde Osmanlılar otuz altı gemi ve tekneden oluşan filo ile Selimbria İstanbul arasındaki balıkçı köylerini vurur. Athira ( Büyükçekmece), Epivates ( Selimpaşa) ve Anarkha ( Gürpınar) bu baskınlar sırasında ciddi zarar görürse de yerli halk baskıncılara direnir. Osmanlılar ancak üç gemi kurtararak dönerler karşı kıyıya.

İstanbul’u kuşatmak üzere Edirne üzerinden yola çıkan Osmanlı ordusu da Çekmece göllerinin kuzeyinden geçtiği için Fethin olduğu günlerde bu bölgede nelerin yaşandığına dair ayrıntılı bilgi yoktur. İstanbul’un Türklerin eline geçmesi, Bizans’ın tarihe karışması bile bu üç balıkçı köyünü ciddi bir şekilde etkilemez. Onlar yine bildikleri gibi yaşarlar. Anarkha’ya Trakya’da Gacal adı verilen Türkmenler yerleşirse de nüfus büyük ölçüde yerli halktan oluşur. XVII. Yüzyılda Trakatia köyünün arazileri Babüssaade Ağası Yakup Ağa (2) tarafından vakfedilip Yakup Ağa’nın adına bir camii inşa edilir. Bu imar çalışmasına rağmen köy içinde Müslim yerleşimi sembolik sayıda kalır. Ancak civar çiftliklerde çalışan ve çoğu Arnavut olan Müslümanlar tarafından şenlendirilir bu camii. Gardan adlı köy ise tamamen homojen bir Rum yerleşimi olarak varlığını sürdürür.

Osmanlı döneminde bölge, Saray’a yakınlığı ve verimli toprakları sebebiyle Osmanlı Aristokrasisinin sayfiye yerleri olarak kullanılır. Özellikle havadar konumu sebebiyle kır ve av köşkleri inşa edilir. Birçok devlet adamları bölgede çiftlikler edinirler. Gayrimüslim nüfusun yaşadığı her yerde olduğu gibi bu bölgede tarım arazileri çeşitli vakıflara tahsis edilir. Bununla birlikte yine de kanunsuzların barınmasına engel olunamaz. Mimar Sinan tarafından Kanuni döneminde hem Büyükçekmece’de hem de Haramidere’de inşa edilen köprülerle İstanbul Edirne yolunun bu güzergâhtan işlemesi sağlanmaya çalışılmışsa da bu yol uzun süre tercih edilmemiştir. Orman içlerinde ve vadilerde mesken tutan küçük çeteler İstanbul’a giden yolcuları, posta tatarlarını hatta İstanbul’a doğru yola çıkmış gemileri çevirip yağmalarlar. Bu çete ve korsanlardan İstanbul’a yolu düşen Avrupalı seyyahların anılarında bahsedilmektedir. Bundan dolayı bölgedeki tek akarsuyun geçtiği vadi Haramidere olarak anılır.

Osmanlı dönemi boyunca Trakatya, Gardan ve Anarkha iskelelerinin İstanbul’un gümrüksüz limanları olduğu ve kaçak ticaretin buralardan döndüğüne dair arşiv kayıtları mevcuttur. Özellikle Osmanlı’da tütün ticaretinin gümrüğe bağlandığı dönemden itibaren bölge kaçak tütün ticaretinin merkezi olur. Bugünkü İhlas Marmara 1’i içine alan ve kum iskelesine kadar uzanan Angurya adlı bölge Osmanlı Sadrazamlarından Reşit Paşa Çiftliğidir. Bunun dışında irili ufaklı çiftliklerin olduğu bölge tamamen tarım arazisidir. Ne Osmanlı Rus Savaşında, ne Bulgar Ordusunun Çatalca içlerine dayandığı Balkan Harbinde bu bölgede yaşanılanlardan haberdar değiliz. Eldeki arşiv bilgileri, çocuk hastalıkları salgınlarına, kilise tamirine, kaçakçılık haberlerine ilişkin küçük notlardan ibaret…

BEYLİKDÜZÜ BELEDİYE BAŞKANI EKREM İMAMOĞLU, BABALARININ GÜRPINAR’DA YAŞADIĞI FAKAT 1922 YILINDA MÜBADELE SONUCU YUNANİSTA’A GÖÇ EDEN RUM MÜBADİLLERİ, BEYLİKDÜZÜ’NDE AĞIRLADI. İMAMOĞLU VE GÜRPINARLILAR GÖÇMENLER DERNEĞİ’NİN MİSAFİRLERİNİ MAKAMDA ZİYARET EDEN İSTANBUL RUM PATRİĞİ I. BARTHOLOMEOS DA RUM GÖÇMENLERLE BİRLİKTE GÜPINAR’DAKİ TARİHİ ÇEŞMEDE DÜZENLENEN DİNİ TÖRENİ YÖNETTİ. (İHA/İSTANBUL-İHA)

1924’te yaşanan Mübadele bölgenin kaderini topyekûn değiştirir. İstanbul şehir merkezi dışında yaşayan tüm Rumlar gibi Anarkha, Trakatya ve Gardan köylerinde yaşayan Rumlar da üç bin yıllık köylerini, balıkçı iskelelerini, derme çatma evlerini bırakıp Yunanistan’a giderler. Sınırın öte tarafında da aynı acıyı yaşayan, yüz yıldır eksile eksile var olma mücadelesi veren Türkler camilerini, mezarlıklarını, evlerini bırakıp Selanik limanından Türkiye’ye doğru yola çıkarlar.

O zamanki adı Kalikratya olan Mimarsinan Limanı, Mübadillerin önemli duraklarındandır. Rumlar bu limandan ayrılır, Müslümanlar bu limandan toprağa ayak basar. Anarkha, Gardan ve Trakatya, mübadillerin iskânı esnasında bile ciddi bir şekilde hesaba katılmaz. Düzenli bir yerleşim sağlanamaz. Orta Yunanistan’daki Nasliç ve Grebne şehirlerine bağlı dağ köylerinde de yaşayan ve daha çok ormancılıkla geçinen  Patriyotlar, (3)   Yunanistan ile Bulgaristan arasında kalan dağlık bölgede hayvancılık yaparak geçimini sağlayan Pomaklar, Balkan şehirlerinin varoşlarında oturan Müslüman Romanlarla birlikte bu üç kıyı köyüne silkeleniverir. Patriyotlar iletişim dili olarak Rumca konuşmaktadır, Pomaklar kendilerine mahsus bir Slav diyalekti olan Pomakça ile anlaşmaktadır. Bu iki grup arasında Türkçe bilmeyenler mevcuttur. Romanlar ise Türkçe bilmekle birlikte Romanca kullanmaktadır. Bu üç göçmen grubu, geride bıraktıkları vatanlarından daha güzel bir coğrafyaya yerleşmiş olmanın gayreti ile kısa sürede yeni hayatlarını kurarlar. Rumlardan kalan evler göçmenler arasında dağıtılır, kiliseler camiye çevrilir. Anarkha adı önce Anarşa, sonra Gürpınar’a evrilir. Gardan Kavaklı, Trakatya ise Yakuplu olur. Yeni gelen göçmenler Balkanlarda kalan yurtlarına ilişkin hatıraları adeta yeni kuşaklardan saklayarak onların bölgeye entegre olmalarını sağlarlar. Öyle ki ikinci nesilden sonra göçmenler arasında ne Rumca, ne Pomakça iletişim dili olarak kullanılmaz.

1950’lı yılların sonunda Gürpınar 350, Yakuplu 80, Kavaklı 50 hanelik yerleşim yerleridir. Göçmenler ağırlıkla sebze tarımı yapmakta ve ürünlerini İstanbul’da satmaktadır. Demokrat parti Milletvekillerinden Enver Adakan’ın siyasetten ayrıldıktan sonra modern tarım ve üretim tekniklerini geliştirme projesi çerçevesinde bölgede kurduğu 450.000 ağaçtan oluşan orman üç küçük tarım köyünün geleceğini etkileyen bir proje olur. Bölgedeki çiftlik arazilerinin satılması ile 1980’li yılların sonundan itibaren toplu konutlar inşa edilmeye başlanır ve yirmi yıl gibi kısa bir sürede bölgenin nüfusu yüzlerce kat artar.

Mart 2008 seçimlerinin ardından Yakuplu ve Gürpınar beldelerinin ilhak edilmesi sureti ile ilçe statüsüne kavuşan Beylikdüzü şimdilerde dev iş merkezleri ve görkemli siteleri ile uydu kent görünümünde. Tarım yapılan arazi kalmadığından sanayi ve ticaret temelli bir hayatın geliştiği ilçe, İstanbul’un bir çok yerine kıyasla yeşili bol, havası temiz, sakin ve rahat bir ilçe olarak tanınıyor.

Bölgenin eski halini az çok bilen bizler için ise Beylikdüzü canı sıkılmış bir büyücünün gadrine uğrayıp şekil değiştiren bir cennet köşesi olarak şaşkınlık uyandırıyor.

            Av. Hulusi ÜSTÜN

  • Anarkha ya da Anarşa: Osmanlı kayıtlarında iki şekli ile de var olan bu ismin yazılışındaki farklılık Rumca’da var olan H sesinin Türk dilinde Ş’ye dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.
  • Yakup Ağa : Osmanlı sicillerinde Babüssaade ağası ünvanıyla kayıtlı olan ve Yakup Ağa olarak tanınan birden fazla kişi vardır. Trakatya’da vakıf sahibi olan Yakup Ağa, aynı zamanda Haramidere’de bulunan Kapuağası köprünün de banisidir. O halde anılan kişinin Mimar Sinan’ın çağdaşı olması gerekir. Bu mantıktan yola çıktığımızda Yakup adını taşıyan iki Babüssaade ağasına ulaşıyoruz. İkisi de Eski Sarayda yetişmiş olan Ağalardan biri 1566 yılında vefat etmiştir, kabrinin nerede olduğu bilinmemektedir. Diğeri Eyüp Otakçılarda medfun bulunan ve 1547 tarihinde vefat eylemiş olan Kınık Yakup Ağa’dır. Eski Saraydaki ağa Mescidi, Samatya ve Tophane’de bulunan Ağa Hamamları bu şahsın hayratındandır.
  • Patriyotlar: Orta Yunanistan’da yer alan Manastır Sancağına bağlı Nasliç, Grebne ve Kozana illerine bağlı yüz elli kadar dağ köyünde yaşayan Müslim topluluğun bölgedeki diğer Müslümanlardan kendilerini ayırmak için kullandıkları ad. Bu topluluk hem kendi aralarında iletişim dili olarak Rumca kullanmaları, hem de İslam’ın Bektaşi ekolüne bağlı olmaları yönüyle bölgede yaşayan Arnavut, Goralı, Yörük, Torbeş, Pomak, Tatar ve Türkmen gruplardan ayrılırlar.
Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir