Bir Ehl-i Kitaba Mersiye
Dervişzade İsmail Efendi Hazretleri

Benim ondan çok zamandır haberim vardı, ama tanışmamızın vesilesi Teşkilat Refik oldu. Refik Amca’ya ulaşamamaktan yakındığım yazı üzerine bana birlikte çektirdikleri bir fotoğrafı gönderip sanal dostları arasına eklemişti. Sonra Türkiye’nin en güzel partisi olan Kitap Sevenler Partisinde uzaktan uzağa selamlaşmaya, atışmaya, muhabbetleşmeye başladık. Yazışmalarımıza bakıyorum, çekingen çekingen selamlaşmışız önce, sonra kitap yazar muhabbeti başlamış. Derken bir bahar mevsiminde Mehmet Varış onu yanına takmış, Ali Ayçil’le birlikte Silivri’ye gelmişler.

Hastalığın izi vardı yüzünde, ellerinde iki koltuk değneği. Gençliğine, uzun boyuna, yapılı gövdesine yakışmayan iki koca koltuk değneği, o koltuk değneklerine yakışmayan güleç bir yüz… Ne güzel muhabbet etmiştik o gün, ne çok gülmüştük. Dostluğumuzun kalan vadesinde başıma kakıp durduğu üzere masadaki balığı en çok ben yemiştim. O ise bütün Karadenizliler gibi önündeki balığı yemeyi becerememişti. Ayrılırken nasıl mültefit gülümsemişti bana ‘Çocuk gibisin!’ diye.

Çocuk gibi oluyordum çocuk gibi adamların yanında. Bir çocuğu yargılar gibi yargılasın Allah’ım onu da. İki oyun arkadaşı gibi kaynaşmıştık. ‘Ahir ömrümde senin gibi bir dostum oldu !’ diye onurlandırırdı beni. ‘Kardeşim !’ derdi. İltifatlar ederdi.

Tanıyan bilir, iltifatına mazhar olmak zor işti Dervişoğlu’nun. Adamın hatasını kaldırıp pat diye yüzüne vururdu. Yanımdaki adama ‘Bu da yanaşman mı?’ dediydi. Kitap Sevenler Partisinde despot, antidemokrat, Makyavelist bir idareci rolündeydi. Canını sıkanı sanal arkadaşlığından çıkarır, onu da sağda solda anlatırdı. Kiminin Çepniliğini, kiminin Ergenekonculuğunu, kiminin cahilliğini tutar yerden yere vururdu. Memet Varış’ın Kitabevi’ne oturur, gelip geçen eşe dosta olmadık laflar ederdi. Hele Osmanlıca’dan yaptığı bir çevirinin bir paragrafını eksiltmiş bir adamcağızın ne onuru kalmıştı ne haysiyeti. Susup sessizce dinlerdi onun tarafından eleştirilenler. Kimse sözüne karşı gelmek istemezdi. Hasta olmasının rolü vardı belki bu kabullenişte ama daha ağır basan onun vicdan terazisine olan güvendi. Bilirlerdi ki en çok söylendiği kişiye bile kin gütmez, nefret bilmez, öfkesi süt köpüğü gibi geçip giderdi.

Bir ehl-i kitap’tı Dervişoğlu dedikleri. Bu sebeple ona ‘Efendi Hazretleri’ derdim. İsminin sonuna K.S eki getirirdim. ‘Mecnun Leyla’nın ben de senin müptelanem!’ derdim. Övülen bir çocuk gibi kasılırdı. Yapmacık bir kibirle söylenirdi bana. Her ayrılışta hastalığın solduramadığı yüzüne bir öpücük kondururdum. ‘Şeyhim!’ derdim. ‘Elini öptürmeye razı oluncaya dek bir çocuğu öper gibi öpeceğim yüzünden…’

Sultanahmet’te buluşurduk. Kah Türkocağı’nda, kah bir pastanede oturup halleşirdik. Kitaplardan, yazarlardan, sahaflardan, edebiyattan, tarihten… En son Marmara Kafe’ye gitmek üzere Çatladıkapı’ya çekmiştik arabayı. Kafe kapalı, içi boş… Ardımızdan Yavuz Ağabey bağırmıştı, ‘Buradayım!’ diye. Kafe kapanmış lokanta açılmış. Adeta sarhoş havasıyla sohbet etmiştik. ‘Kuduretten sarhoşuz ikimiz de hoca, kafayı çeksek caiz mi’ demiştim, gülüp cevap vermişti. ‘Bence mahzuru yok beyefendi. Lakin millet Allah’ın zabıtası sanıyor kendisini. Döverler bizi.’

Muş’u anlatmıştı bana. Doğduğu Karadeniz köyünü, ana babasını. İşini, evini… Genellikle hayıflanırdı yaşadıklarına. Fırsat verilse başa dönse bambaşka yaşayacaktı belli ki ama bu kadar tatlı bir ehl-i kitap çıkar mıydı ortaya bilmem.

Bir ara ‘Düştüm, kolum incindi.’ yazdı. ‘Kim bilir hangi kıza bakıyordun da ayağın takıldı!’ diye karşılık verdim. ‘Yok!’ dedi. ‘Üsküdar’dan bir sahaf arkadaşa uğradım. Kitap aldım ondan, iki kolum değnekli olduğundan taşıyamadım. Yüz üstü düştüm. Kolum incindi. Ona değil, kitaplarıma üzüldüm. Üzerinden taksi geçti…’

Kitapları ne çok severdi. Ne çok merak ederdi. Ne güzel bir yüzle incelerdi onları. Küçük bir çocuk yeni oyuncağını nasıl keşfederse öyle… yakınına getirip, burnuna yaklaştırarak, sayfaları gelişigüzel karıştırarak. Bütün kitapseverler gibi eskiye kıymet verirdi daha çok. Bilgisini belli eden kimseye dikkat kesilirdi, ama mütekebbir adamı sevmezdi.

‘Nefs-i emaresi güçlü insanları da toplulukları da sevmem, derdi. Çok söylenirdi Çerkesliğime. Buluştuğumuz vakitler ‘Hadi bir yere oturup şu Seyfüssağir’i çekiştirelim… derdim. Gülerdi. ‘Etmeyelim’ derdi. Bir sonbahar günü Mehmet Varış’ın Kitabevi’nden aldım onu. Koca İstanbul’u gezip dolaştık, şarkı söyledik, Sultanahmet’i, Bakırköy’ü gezdik. Güngören’e bıraktım onu geç saatte. Trafik sıkışıktı, o akşam sohbete, muhabbete doyduk…

Uzun bir ara oldu… Yazıştık. Güngören’deki akrabalarının yanında kalıp doktora gitmiş. Kırmızı kırmızı yazılar düştü ekrana sanki. ‘Kanser ilerliyormuş!’

O gün bir dost vasıtasıyla Mısır’a haber uçurduk. En halisinden yarım litre çöreotu yağı geldi bir hafta sonra. Yağı aldım, yola çıktım, saat gecenin on ikisini geçerken Lİbadiye’deki benzin istasyonunda buluştuk. Üç beş adımdan sonra durup soluklanarak arabaya kadar yürüdü. Yola çıktık… Ne akşamdı…

Önce Çamlıca… Sonra Üsküdar’da kapısı kapatılmak üzere olan bir dondurmacı… Sonra Çengelköy’de bir kıyı kahvesi, üşüyünce bir başka gececi pastane… Sokak sokak vedalaştı İstanbul’la sanki. ‘Ne şanslısın!’ dedi… ‘Bu şehirden nasibini almışsın.’ Bomboş yollardan gelip geçtik. Boğaza baktık, karanlık sulara baktık, yıldızlı gökyüzüne baktık.

-Yeniden kemoterapi diyorlar ama razı değilim… iki kere kemoterapi gördüm… Tıpta örnek vakıayım esasen… Sen hala yaşıyor musun? diyorlar. Gamsız, tasasız adamım, kendimle alay etmeyi bilirim de o sebeple bu illet yıkamadı beni. Bu sefer başka… Aslında doktorun söylediği bir şey yok ama matematik okumuşluğumuz var beyefendi. (Parmaklarıyla belli bir aralığı işaret ederek) Her ay şu kadar büyüyorsa kanserli bölge, 3,5 – 4 ayımız var.

-Halt ediyor onlar üstad, dedim. Doktorlara iman etmeyeceksin. Kafkasyalı bir otacı tanıyorum, nice ümitsiz vakıaların kurtulmasına sebep oldu. Şu ara yurt dışındaymış… Gelince ona götüreceğim seni. Sonra azıcık hava ısınsın, Ege içlerinde deve çiftlikleri var. Deve sütü ile perhiz yaptıracağım sana. Sen şimdilik şu çöreotu yağı ile idare et… Her sabah bir tatlı kaşığı diyorlar ama sen bir yemek kaşığı al. Rabbim şifa ihsan eder.

Hiçbir endişe belirtisi göstermeden sakin sakin anlattı bana olup biteni. Okulunu, ailesini, işini, kitaplarını, hastalığını… ‘Dünyayı bir sürü kaba, cahil ve nobran adama bırakıp gidecek olmak korkutuyor tabii. Ama son sözü hep ‘O’ söylüyor. Rıza göstermeyip ne yapacaksın?

Öyle… Rıza göstermek düşerdi bize. Lakin o akşamdan sonraki yazışmalar kopuk kopuk… her cümlede imla hatası var. En son Osmanlıca sanatlı bir yazı gönderip ne yazdığını sordu. ‘Şehremaneti’ yazıyor dedim. ‘yuh!’ diye bir cevap düştü ekrana. Gülümsedim…

Yazışmalarımıza gülen yüz işareti ile başlamayı adet edinmiştik. Gülerdim, gülerek karşılık verirdi. Sonra hal hatır ederdik. Defalarca güldüm, gülümsemedi. Telefona da çıkmayınca Memet Varış’ı aradım.

-Haber var mı hocadan?

-Ne diyeyim ki ! diye karşılık verdi.

Hoca nice sonra telefona cevap verdi. Uyuyormuş… hep uyuyormuş.

-Ne dedim de darıldın Şeyhim ? dedim.

-Şu an için böyle bir durum yok beyefendi, dedi.

-Çöreotunu alıyor musun? diye sordum.

-İşimiz ona kaldı desene, dedi.
. . .
Pazar günü kocaman bir çiçek yaptırıp Cerrahpaşa’ya gittim. Öyle bir hasta yok dediler. Hulusi Özbay’ı aradım. Ne çok severdi Hulusi’yi. Ben ‘Hulusi-i Sağir’ derdim o ise ‘Sultanım!’ ‘Onu senden çok seviyorum, hem söz dinliyor hem de Çerkes değil.’

Ataşehir’de bir özel hastanede olduğunu Hulusi Özbay’dan öğrendim. ‘Akşam giderim!’ dedim. Gönlüm gitmek istiyor ayağım gitmiyor. Çiçeği bir dosta verdim…

Çarşamba gecesi öğrendim bu dünyadan geçtiğini. İçi çöreotu yağı dolu bir şişe yere düştü paramparça oldu… O günlerde Musul’da kütüphaneyi yaktılar. Nadide el yazmaları önce tutuştu, sonra kül oldu. Buruşturup attım yazdığım yazıyı. Gecenin on ikisinde Ankara’da bir binanın on üçüncü katında hüngür hüngür ağladım…

Cenazesine gitmedim Dervişoğlu’nun. Şaban’ın ölümünden sonra hiçbir dostu uğurlamaya gitmek istemiyor canım. Varsın aklımdaki gibi kalsın. Libadiye’de bir sitenin içinde kitaplarıyla birlikte oturup veryansın etsin ona buna. Facebook’ta adı açık kalsın. Ne ailesini tanıyıp tuz dökeyim gönlümde bıraktığı yaraya, ne kabrini görüp türbe edineyim. Dehrin adetine hilaf olsun… bu vuslatın neş’esini firkat acısına tahvil etmeyeyim. Gönlümde dursun hatırası… Geç bulunmuş, çabuk kaybedilmiş bir dost olarak. Kısıklı’dan geçerken ona çevirip yüzümü gülümseyeyim…

Acı olan ölüm değil onun gibi yaşayanlara. Acı olan o ki kaç kere devrederse devretsin bu dar-ı dünya, onun gibi bir başkası teşrif etmeyecek bir daha.

Ey ehl-i kitabın menbaa u’l feyz’i Dervişoğlu İsmail Efendi Hazretleri (k.s) … kısa bir süre için girdin hayatımıza, yaşattığın sefa bir ömre değerdi. Aşk olsun, aşk olsun sana…

Hulusi ÜSTÜN

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir