Deli Hoca

null
Turna Fırtınası
Hulusi Üstün'ün yeni romanı
Hemen Alın

Bu yaz hiç aklımda yok iken gecenin bir saati gönlüme düşüverdi Mustafa Hoca… Uzun zamandır kendisinden bir haber almamıştım, neredeydi, nasıl idi?

İstanbul’da olduğum altı yıl boyunca kasabaya pek seyrek geldiğim için görüşememiştik. Ayaküstü selamlaşmış, cami çıkışında rastlaşmıştık o kadar. Döndüğümde onu yerinde bulamadım, Cami Derneği karar alıp onu külliyenin bir köşesindeki hücresinden çıkartıvermiş diye duydum, hepsi o.

Böylesi uzun bir zamandır görmüşlüğüm yoktu onu, hal böyle iken nedendi gecenin on buçuğunda bir ipek mendil misali uçuşup savrularak yâdıma düşüşü.

Kendisini nereden bulabileceğim konusunda bir fikrim yoktu. Buna rağmen arabaya atlayıp evden çıktım. Orta Çeşme civarında oturan bir yeğeni olduğunu biliyordum. Onun yanında mı? Öyleyse ev nerde?

Hasan’ı arayıp sordum.

-Mustafa Hoca aklıma düşüverdi be ağabey! Nerede olduğunu biliyor musun?

-Gel evden beni al, beraberce arayalım. Kime sorabileceğimizi biliyorum, dedi.

Arabanın yönünü Hasan’ın evine çevirip onu aldım. Birlikte Ortaçeşme’ye çıktık. Mahallenin ve yolun bittiği yerde bir adamcağıza soruverdik. Evi tarif etti. İki katlı bahçeli bir evin kapısının önünde bulduk kendimizi. Mustafa Hoca buradaymış, bu evi hocanın yeğeni yaptırmış.

Hastalık kokan fakat temiz bir odada sırt üstü yatar bulduk onu. Kemiğin üzerine giydirilmiş deriden ibaretti. Onca zayıf, onca güçsüz… Solgun, kupkuru yüzünde sadece gözleri ışıl ışıldı. Hiç şaşırmadı biri gördüğüne, bekliyordu sanki. Halini sorduk, ağzını kocaman açıp boğazını gösterdi.

-İçim tamamen yara ile kaplı, en son boğazıma kadar dayandı. Sütten başka hiçbir şey inmiyor boğazımdan aşağı.

– Ağrın sızın var mı peki, dedim.

Başını ‘yok’ anlamında iki yana salladı.

Sonra bizim hiçbir şey sormamıza fırsat vermeden konuşmaya başladı.

-Hasta ziyaret etmek ne güzeldir. Çok büyük müjdeler var hasta ziyaret edenlere. Ben hasta değilim, vakit geldi… Rabbime kavuşacağım. Beni orada karşılayacak çok kişi var. Hakkınızı helal edin, hakkım varsa helal olsun, dedi.

Sonra kitaplarından bahsetti. Dünya malı namına sahip olduğu tek şey bir koli Osmanlıca kitaptı. Servetiydi onun, sermayesiydi, hasılatıydı. Çoğunu incelemiştim önceden. Mecma’ul Adab, Envar’ul Aşıkiyn, Miftah’ul Kulüb, Mukaşefet’ul Kulüb tarzında tasavvufi kitaplardı bunlar.

-Onları sen al. Kıymetini sen bilirsin, dedi.

Fazlaca kalmadık yanında. Kurumuş bir ağaçtan kopmuş dala benzeyen ellerini tutum, balmumu ile kaplı bir iskelete benzeyen yüzünden öptüm.

-Allah şifa versin hoca. Hakkını helal et dedim.

Gözlerinin ışıltısı ile yüreğimin en kuytu yerini aydınlattı. Son bir gayretle canlandırdı sesini.

-Helal olsun, siz de helal edin, dedi.

. . .

Hocanın bende hakkı vardı çünkü. İlk Osmanlıca hocamdı o benim. Üniversite yıllarında Osmanlıca kitapların, kitabelerin bana hiçbir şey söylemiyor olmasından rahatsızlık duyup bu muammayı halletmeye karar verdiğimde onu bulmuştum yakınımda. Elif’i, Be’yi o öğretmişti. Kocaman gözlüklerinin ardından parlayan ışıl ışıl gözleriyle izlerdi beni. Her harfin nasıl telaffuz edileceğini ağzını yüzünü büzerek belletmişti bana.

İhtida etmiş bir papazın oğluydu aslında. Belki Karadenizli bir Rum ya da Anadolulu bir Ermeni olan babası, kendi rızasıyla Müslüman olmuş, sonra yurdunu terk edip Almus yakınlarında bir köyde yurt tutmuştu. Mustafa Hoca bu mühtedi ihtiyarın kimsesiz bir Türkmen köylüsü kadınla yaptığı evlilikten dünyaya gelmiş üç oğlundan ilki idi. Çok sonradan çıkartılan nüfus kağıdına göre 1926 doğumluydu.

Çocuk sayılabilecek yaştayken kaybettiği babası kimliğine dair tüm bilgileri de beraberinde götürmüştü giderken. Mustafa’ya kalan tek bilgi onun Abaş adlı bir diyarın papazı olduğuydu. Bu diyarın ne yöne düştüğünü hiçbir zaman öğrenemedi.

Küçük yaşta çevre köylerdeki zengin toprak sahiplerinin arazilerinde çalışmaya başladı. Adı Azap Mustafa kaldı. Hizmetinin karşılığı sabah akşam bir tas sıcak çorbaydı. Yokluk, ona tek dayanağın tanrı olduğunu öğretti. Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı adlı bir tanrı kulu çıktı karşısına. Onun kapısında din ilimleri okudu. Fakr u zaruretin her halini öğrendikten sonra askerlik çağı geldi. Kader onu aklından bile geçiremeyeceği ölçüde güzel bir yere savurdu. Silivri’ye asker olarak geldi, bir daha hiçbir yere gitmedi.

Askerlik bittiğinde bildiği din bilgisi ile Silivri Kadıköy’üne imam oldu. Bu köyde uzun bir süre kaldıktan sonra aklını zayi ettiği gerekçesiyle camiden kovuldu, kasabaya döndü. O zamanlar Piri Paşa Cami’inde imamlık yapan, son derece aydın ve eğitimli bir zat olan Ethem Hoca’nın müsaadesiyle cami hizmetine vakfetti kendisini.

Adı Deli Hoca’ya çıkmıştı bir kere. Kasaba eşrafından filan ailenin kızının kendisine sevdalı olduğunu sanıyordu. Onu görünce düşüveriyordu yere. Hem bu sevdası hem de kırmızı kravatıyla kadınlar arasında şaka konusuydu.

Cami müştemilatında yatıp kalkıyor, bahçeyi suluyor, şadırvanları temizliyordu. Elli yıl boyunca Piri Paşa Cami’nden ibaret bir dünyada yaşadı. Akşam saatleri merkez lokantasında yediği yemek yaşamının tek lüksü idi.

Evlenmedi, çoluk çocuğa karışamadı. Memlekette kalan kardeşlerinin çocuklarını getirdi kasabaya. Ömrünün son döneminde yeğenlerinden birinin verdiği sıkıntıyla uğraştı. İki yıl önce cami müştemilatındaki yerinden ayrılmasına karar verildiğinde diğer yeğeninin yanına sığındı ve hemen akabinde hastalandı.

Öğrenciyken tanımıştım kendisini ve sıra dışı kişiliği ile dost edinmiştim. Elli kadar Osmanlıca kitaptan oluşan bir kütüphanesi vardı. Bu kitapların her birinden pasajlar okurdu bize. Okurken içine düşerdi, kendisini kaybederdi. “Ve rivayet olunur ki” diye başlardı okumaya. Okuduğu her menkıbeyi ilk defa duyuyormuş gibi hayretle karşılardı üstelik. Kendi kendisini tasdik eder, kendi kendisine şaşırır, kendi kendisine muhalefet ederdi. Kah bağırarak, kah fısıldayarak bir tuluat ustası tavrı ile okur, okur, okurdu.

Onun deliliğinin sıra dışılıktan ibaret olduğunu keşfetmiştim. Sıra dışı olduğu için ‘deli’ demişlerdi. Kavrulmuş olan hiçbir kuruyemişi ağzına koymaz, her gün bir kase yoğurt yerdi. Yirmi yıl boyunca kilosu hiç değişmedi ve önemli ölçüde yıpranmadı. Bazen namazlarını ayakta kılamaz hale gelir, o zaman çöküverirdi olduğu yere. Üstüne başına dikkat etmezdi fakat titizlikle tıraş olurdu. Duyduğu ismi, gördüğü yüzü unutmazdı. Sevdiği kimseleri ayak üstü lafa tutar, sevmediklerine selam bile vermezdi. Pire gibi hareketli bir adamdı. Eli çabuktu. Kimsenin hakkında konuşmaz, kimseyi şikayet etmez, kimseyi çekiştirmezdi.

. . .

Kasabadan uzak kaldığım altı yıl boyunca birkaç kez geçiverdim önünden ve ayaküstü konuştuk. Bunun dışında halleşemedik. Artık Osmanlıca okuyordum ve öğretmenime karşı vefa göstermiyorum.

Ta ki bir Çarşamba gecesi saat on buçuk sularında ipek bir mendilin yere düşüşü gibi zihnime düşüp beni çağırınca dek.

Gönlüme düştü, çağırdı, gittim, helallik istedi, tek serveti olan kitaplarını bana bıraktığını söyledi.

Ertesi günün sabahı bir doktor arkadaşı yolladım yanına. Gidip muayene ettikten sonra teşhisi söyledi.

-Kanser tüm vücudu kaplamış. Istırabının olmaması çok iyi. Yapacak bir şey yok.

. . .

Bu ziyaretten üç gün sonra ölümü anons edildi. Son vazifemizi yapmak üzere cenazesine gittik. Kimsenin hocası olmamış, olamamış bir din görevlisi tarafından cenazesi kıldırıldı ve mezarlığa taşındı. Veysel misali “ Kolun açmış yollarını gözleyen kara toprağa” teslim edildikten sonra din görevlisi, mevtanın annesinin adını sordu cemaatten.

O koca kalabalıkta Hocanın annesinin adını söyleyebilecek bir tek kişi çıkmadı.

Hoca kimsesiz yaşadı ve kimsesiz ölüverdi.

Hoca yaşadığı gibi tertemiz ölüverdi.

– Hoca kitaplarını almamı vasiyet etmişti, dedim yeğenine.

– Bakarız dedi,

-Boş ver bakma. Kitaplar senin olsun, dedim.

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir