Reyhanlı Hatıraları

Hatıralar 1

Reyhanlı 

Kırıkhan’dan Suriye dağlarına doğru akıp giden şoseyi hafif bir yükselti üzerine kurulu evleriyle selamlardı Reyhaniye… İlk bakışta bu tepecik üzerine kurulu üç beş evden ibaret sanılsa da yaklaşınca gerideki düzlüğe sere serpe uzanmış bir cennet dilberi gibi arz ı endam ederdi.  Etrafı zakkum ağaçlarıyla çevrili yol, kıvrılarak zümrüt rengi yeşilliğin arasında kaybolurdu sonra. Şehrin ortasından geçen ırmakla el ele verir, her suyun aktığı yöne doğru kah çağıldar, kah tozardı.

Başlangıçta Mürseloğulları, Altunoğulları, Bahadırlılar gibi Türkmen aşiretlerinin kışlağı olan bu verimli ovaya kadim zamanlarda Araplar İrtah derdi. Soluklanmayı, dinlenmeyi çağrıştıran bir ad bu. Burada dinlenen yolcular kuzeydeki Rum ülkesine doğru giderken coğrafya değişmeye başlar, bir konak yeri olan Kırıkhan’dan sonra kuzeye doğru Amanos Dağlarının havası hissedilirdi. Benim çocukluğumda adı Reyhaniye idi. Cennet bahçesi, ıtır, çimen, çiçek, yeşil kelimelerinin çağrıştırdığı kavramları yan yana ne ifade ediyorsa Reyhaniye o demek. Hatay Türkiye’ye katıldıktan sonra Reyhanlı adı Türkçeleşip Reyhanlı oldu.

Yüz kırk sene önce bu topraklara kimseye benzemez, görülmemiş, duyulmamış bir halk gelip yerleşti. Yüzleri güneş görmemiş, saçları sakalları kızıla çalan, uzun boylu, ince yapılı yabancılardı bunlar. Dişlerine kadar silahlıydı her biri. Kara libaslara bürünmüş, kara çizmeli, kara başlıklı, elleri kamçılı bu adamlar gelip İrtah’ı yüksekten gören tepeciğin üzerine yerleştiler. Araplar Efnir diyordu onların yerleştiği tepeciğe, Türkmenler ise Bayır Mahallesi.

Onlar gökten dolu misali düşmüşlerdi memleketin dört bir yanına. Yemen’den Rumeli’ye kadar her yere dağılmışlardı. Kıyılar onları taşıyan gemilerle doluydu. Dağ geçitlerinde onlar vardı, kışın kuşun uçmadığı Avşar yaylalarına gelip konmuşlardı. Cenubun çöllerinde yaşayan Bedeviler biliyordu onları. “Sersak!” diyorlardı. Şehirli Araplar Çerakese, Türkler ise Çerkes. Gelip yerleştiler Efnir yokuşuna. Çoğu tek katlı geniş avlulu evler kurdular. Kendi dillerince Yeunç dediler mahallelerine. Kısa zamanda yeni yurtlarının toprağını, bu toprakta yetişen yabancı mahsulleri öğrenip bellediler. Yerliler onların kuş cıvıltısını, ceviz takırtısını, su şırıltısını andıran dillerini anlar oldu ama konuşamadılar. Onlar da Türkçe’yi, Arapça’yı, Ermenice’yi öğrendiler.

Bin dokuz yüzlerin ilk çeyreğinde Reyhanlı’da doğdum. Fransız idaresini, Hatay devletini yaşadım. Sürgünde gelen ilk nesli gördüm… Benim çocukluğum onların son demleriydi. Piyuh Biy’i tanıdım. Dolunaylı bir gece, değirmenin önündeki koca kütüğün üzerine oturmuş bağıra bağıra ağlarken gördüm onu. Yine sürgünü yaşamış anneanneme anlattım şahit olduklarımı. “ Piyuh Biy her dolunaylı gecede memlekette bıraktığı kızıyla konuşur.” Dedi.

Ya annemin dedesi Huvaj Zeçeriy… Kafkasya’da kalan kız kardeşini almak üzere tek başına yola çıktığı ve iki mevsim sonra döndüğü anlatılırdı. Kanun koyarcasına konuşur, ayağa kalktığında bir çınar gibi dimdik dururdu. Anneannemin babası Haj Kanbolet ise gözlerinden şefkat akan bir yaşlıydı. Çubuğunu ağzına alır almaz koşup ocaktan kor getirirdim. Bir ikindi üzeri ölüsü atın sırtında gelmişti avluya. Yüz yaşını devirdikten nice sonra ecel onu at sırtında yakalamış fakat eyerden alaşağı edememişti.

Ve Yençat, ve Kotsıbiy… Her biri başlı başına kraldı onların. Konuşmazlardı, gülmezlerdi, sahi onlar ne şekil ademlerdi.

Kotsıbiy, Reyhanlı’ya gelen Çerkes kafilesinin reisi sayılabilecek kişiydi. Çerkesler yeni yerleştikleri yurtlarına bu ailenin adına hürmeten Kotshable adını verdiler. (1)

Bizimkiler Yemen’den Rumeli’ne Darül İslam’ın her köşesine dağılmışlardı ama

Hatay'ın Türkiye'ye katılımı dolayısıyla yapılan kutlamaya katılmak üzere Reyhanlı'dan gelen Çerkesler Gündüz Sineması önünde bu fotoğrafı çekmişler. 39 senesi.
Hatay’ın Türkiye’ye katılımı dolayısıyla yapılan kutlamaya katılmak üzere Reyhanlı’dan gelen Çerkesler Gündüz Sineması önünde bu fotoğrafı çekmişler. 39 senesi.

hiçbir yerde Reyhanlı’da olduğu kadar mutlu ve müreffeh değillerdi. Yeryüzünün en verimli toprağına gelmişlerdi. Nil Nehri çölü, Fırat Nehri kayayı suluyordu Amik ovasıyla kıyaslandığında. Kopup geldikleri Kafkas’tan daha zengin bir coğrafyaydı burası. Toprak doğurgan kadınlara benziyordu. Tohum, Amik’te toprağa değdiğinde çatlar, Asi nehrinin suyu ile can bulur, Akdeniz’in şehvetli sıcağında serpilirdi. Ne var ki yeni gelenler çalışmaktan, terlemekten, yorulmaktan korkan insanlardı. Yurtlarında toprağı ekip biçmeye alışmamışlardı. En az üç kuşak boyunca savaşmaktan yaşamaya fırsat bulamamış göçmenler kısa zamanda binlerce dönüm araziye sahip olmuş, fakat çalışmayı öğrenememişlerdi. Bildiklerince yaşıyorlardı bu zengin kasabada. Sahip oldukları arazileri yerlilere ekip biçtiriyorlardı.

Pihawa Hajzeçeri, Pihawa İbrahim, Şaguj Hasan ve daha nicelerinin mülkünü yürüyerek dolaşmak mümkün değil idi. Buna rağmen her Çerkes çocuğu Kafkasya hatıralarıyla büyütülüyordu. Kısa zamanda zengin bir hayata kavuşan göçmenler babalarının terk ettiği o kayalık vadileri unutamıyor, çocuklarına unutturmuyordu. Her gece kurulan genç eğlencelerinde armonikanın yürek burkan nağmelerine ses veriyordu kızlar. Her şarkının nakaratı idi “si loghune sigojinsa!”(2)

Okula giden çocuklar Colan tepelerine kurulu Kuneytra adlı Çerkes kasabasının ilk okulunda öğrencilere öğretilen Çerkesçe şiiri and yerine okuyordu. Nasıl bir vatan özlemi vardı o şiirde “Adige xeku, tixeminej siane daxe!” (3) küçücük yürekler her sabah dua edercesine sesleniyorlardı yurtlarına. “adige xeku, tixeminej siyane daxe!”

Korkunç bir yenilginin ardından tarumar olmuş bir halkın çocukları olduğumuzu unutamıyorduk. Yurdumuzu hatırlayabilen yaşlılardan karlı dağ doruklarını, bulanık ırmakları, yüzü kar beyazı çocukların öyküsünü dinleyerek uyuyorduk her gece.

Alışmıştık Reyhaniye’ye… Çökeleğe, zahtere, zeytinyağına, kimyona ve künefeye… Kafkas, bayır mahallesinin camisindeki yaşlı imamın anlattığı cennet gibi bir şeydi bizim için. Varlığına şüphe duymuyor ama ölmeden önce göremeyeceğimizi de kabulleniyorduk. İçinde yaşadığımız geniş avlulu, havuzlu, fıskiyeli konak benzeri evlerin, yeşil meyve bahçelerinin, sokaklarından ığıl ığıl suların aktığı kasabanın güzelliğini gölgeleyen bir hatıra olarak kalmıştı Kafkas.

Bir çocuk için kabus sayılabilecek hatıralarla dolu ömrümün ilk yılları. Bir inat uğruna birbirinden ayrılmış ana babanın gözden çıkardığı bir kurbandım ben. Demiri ocakta ısıtıp bende soğutmuşlardı. Konuşması bir meleğin şarkı söylemesini andıran yaşlı anneannemin yanında büyüdüm. Ben de başkalarında soğuttum yüreğimin kor ateşini. Sırf bayır mahallesinin değil bütün Reyhaniye’nin belalısıydım ben. Canını yakacağım her çocuk için ayrı bir nar çubuğu hazırlardım. Kimin bahçesinden yemiş çalınacak, kimin mahsulü yanacak, kimin elbiseleri dereye atılacak… “ O yaptı diyordu herkes”… “Bu işi ondan başka hiç kimse beceremez.”

Yirmi kadar eli sopalı afacanın çete başıydım. Apış Yaşar, Jane Tahir ve Jane Yahya, Nazım Şenvar, Şaban Kotuk, Çızemıgu Hulusi, Bage Recep, Lhepseriko Salih, Davur Ali… Bunlar Çetenin Çerkes üyeleriydi. Akıncı kardeşler Osman, Mehmet ve Şair Türkmendi. Muhammet Tahhan’ın çocukları Kürt, Nevvaf ile Abdulkarut ise Arap…

Grup halinde şarkılar söyleyerek gezerdik. “ Andi dik…” diye başlayan ve bir horozun öyküsünü anlatan muzır bir Arapça tekerlemeyi hep bir ağızdan tekrar ederdik.

Meyve bahçeleri neler çekerdi bizim elimizden. Ekili tarlalar, asılı çamaşırlar, kasabaya yolu düşmüş yabancı çocuklar. Hele Hüseyin Cemil… Yıllar sonra memleketin en vicdanlı fikir adamı olup Cemil Meriç adıyla anılacak olan bu garip memur çocuğunun korkulu rüyasıydık. Aramıza girmeyişi, yaramazlıklarımıza ortak olmayışı sebebiyle muhalif cephedeydi o. Bir gün kafasını yarmıştım taş atıp. Hatıralarında bahsettiği Reyhanlı’nın korkunç çocukları bizdik işte.

Kasabanın tek okulunda öğretmenimiz İlyas Hoca ve Ömer Hilmi Tsey. Zamanın gücü benim hafızamı örtmeye yetmiyor. Yaşıyor ve hatırlıyorum. Hatırladıkça yalnızlığım daha çok koyuyor. Yaşlılığın azabı geçmişi hatırlamak olsa gerek. O taş binayı, kara tahtayı, tahtaya yazılmış yazıları, masaları, sıraları unutamıyorum.

Reyhanlı’nın sabahlara kadar süren eğlencelerini bilirim. Yediç Ferdavuz, Naciye, Blenağaptse Fazilet… Masallardan çıkmış Çerkes kızlarıydı bunlar. Hatko Zehra, Reyhanlı ve çevresindeki Çerkes kızlarının Thamadesiydi. Armonikayı en güzel o çalar, saatler süren eğlenceleri büyük bir ağırbaşlılıkla idare ederdi. Kızlar sabahlara kadar ayakta dururdu eğlence boyunca.

Annem bir melek kadar güzeldi o zamanlar. Hamrasız pudrasız yüzü bir kağıt kadar beyazdı. Eğlencelerde değilse de evde bir başınayken armonika çalardı. Çalar ve ağlardı.

Bir de futbol Takımı vardı Reyhanlı’nın. Çerkesçe Yedi Yıldız anlamına gelen Jogğobblı adlı bir futbol takımı. Yedi yıldız bırakıp geldiğimiz Çerkes ülkesinin bayrağını simgeliyordu. Fransızlar kendileriyle oynayacak bir rakip takım oluşturmak için Reyhanlı’nın gençlerine futbolu öğretmişlerdi. Takımdan hatırladıklarım Şükrü Huvaj, Şakir Huvaj, Nuri Attila Hatko, İzzet Bağatur ve Kobli Musa. Maçın yapılacağı gün bir kalecileri olmadığını fark ettiler. Yakınlarda bir yerde pamuk sulayan Digu’yu buldular. Ona hızlı bir şekilde vazifesini anlattılar. “Digu, bu iki direğin arasında bekleyeceksin. Direklerin arasından top geçmesi o kadar ayıp bir şey ki, hani çok affedersin, şey gibi bir şey… şu ayıp iş var ya, öyle bir şey, ha namusumuza dahlettiler ha gol diye bağırdılar. Aman gözünü seveyim kuzum. Bize haynape olmasın…”

Digu istemeye istemeye geçti kaleye, maç akşam karanlığı bastırana kadar sürdü fakat Fransızlar Digu’nun beklediği kaleye bir tek gol atamadılar. O günden sonra Digu Joggobli’nin as kalecisi oldu.

İsa, Musa ve Recep Kobli ailesinin üç oğluydu. Üçü de hayat dolu, şakacı, şen gençlerdi. Birisi bakraç içinde ayran çalkasa diğerleri oyuna dururdu. Takımın kurucusu Kobli Musa bir arazi ihtilafı yüzünden bir başka Çerkes tarafından öldürüldü. Karısı Fiji ve biri kız ikisi erkek üç çocuğu kaldı geriye. Bütün Reyhanlı yas tuttu onun için. Musa’nın ölümden sonra Reyhanlı’dan bir şeyler eksilip gitti. Kasabanın yaşlıları ailelerin arasına girip bir kan davasını önlediyse de kasabadaki Çerkeslerin arasındaki birlik ve güven zedelendi.

Reyhanlılıların Digu dediği kalecinin gerçek adı Şükrü. Lhışe ailesinden Yençat’ın oğlu. Çerkes eğlencelerinde armonika çalan bir başka delişmen gençti o. Ağlayan birini görse yanına oturup o da ağlardı. İddiacı, hırslı ama bir o kadar zarif, bir o kadar anlayışlı bir insandı.

Çerkeslik kendi içinde bir sürü zıttı barındıran kurallar bütünüydü çünkü. Kibir alçakgönüllülükle, asalet kölelikle, kadın erkekle yan yanaydı. Her şeyin sırası vardı, her hareketin anlamı. Hayatın her merhalesi farklı seremonilerle süslenmişti. Her fert cemiyet indeki yerini ve vazifesini bilirdi. Suriye’deki Fransız idaresinin paralı askerlerini oluşturan Çerkes alayının kasabaya gelişini hatırlıyorum. Dört yüz atlı yarım saat içinde kasabadaki evlere dağıtılıp konuk edilmişti. Dört yüz atlı yedirilmiş, içirilmiş, dinlendirilmiş, elbiseleri temizlenmiş, atları tımar edilmiş ve birkaç gün konuk edildikten sonra uğurlanmıştı.

Yaşlandıkça hafızanın zayıflaması Hakkın bir lütfu imiş, anladım. Ben unutmuyorum, ben unutamıyorum. Hatırladıkça canımı acıtan bir sürü hatıra var zihnimde. Oysa unutup bahtiyar olmalı… unutup yaşadığın anı fark etmeli. Hayat dedikleri şeyin dünle ilgisi yok. Hayat bugün, hayat şu an benim hatırlayıp ağladığım andan ibaret.

Hulusi ÜSTÜN

(1) Kotshable : Kotsıların köyü, buğday köyü.

(2) Siloghune sigojinsa : Yuvama döneceğim

(3)Adiğe xeku tixeminej siyane daxe : Çerkes yurdu, güzel annemiz, bizi terk etme.

Yorum Ekleyin

Yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir